Hoşgeldin Ziyaretçi
Mesaj atabilmek için forumumuza kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





Forumlarda Ara

(Gelişmiş Arama)

Forum İstatistikleri
» Üye Sayısı: 351
» En Son Üyemiz: axuvugawepu
» Konu Sayısı: 94
» Mesaj Sayısı: 98

Tam İstatistik

Çevrimiçi Kullanıcılar
Şu anda 28 çevrimiçi kullanıcı var.
» 0 üye | 27 Misafir
Bing

En Son Konular
Mal Sahibi, Mülk Sahibi, ...
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
12-10-2020, 09:00
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 167
İBADET
Forum: İslami Kavramlar
Son Mesaj: Selâm
11-10-2020, 08:11
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 54
FATİHA SURESİ (Ders-4)
Forum: Kur’an-ı Kerim ve Tefsir
Son Mesaj: Selâm
07-09-2020, 23:41
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 234
Cennete Gitmenin Şartı
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
06-09-2020, 12:39
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 203
ORGAN HİKAYESİ (13+)
Forum: Multimedya
Son Mesaj: Selâm
05-09-2020, 12:54
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 159
Nankörlüğün Sonu
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
03-09-2020, 11:08
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 209
FATİHA SURESİ (Ders-3)
Forum: Kur’an-ı Kerim ve Tefsir
Son Mesaj: Selâm
03-09-2020, 00:05
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 177
“Kibrin Zehirli Meyvesi: ...
Forum: Makale
Son Mesaj: Selâm
01-09-2020, 21:09
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 181
Hüzne Giden Yol
Forum: Multimedya
Son Mesaj: Selâm
01-09-2020, 12:28
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 201
Herkes Ölüme Eşit Mesafed...
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
01-09-2020, 10:48
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 203

 
  Hazreti Muhammed(s.a.v)'in Yeme-İçme Adabı 3
Gönderen: seymauslu - 29-07-2020, 12:05 - Forum: Beslenme, Sağlık, Spor - Cevap Yok

YEME-İÇME ADABI 

“Muhyiddin-i Arabi yeme içme adabını şöyle özetler: Besmelesiz başlama, acıkmadan yeme, yemeğe hep en son sen başla, yerken acele etme, acele etmeden lokmayı teenni ile ortalama olarak al, taamı(yemeği) çiğnemeden yutma ve iyice çiğne, diğer lokmaya elini uzatırken de besmele çek, sofrada yalnız bile olsan hep kendi önünden ye, sofradakilerin yüzüne ve eline bakma, daha fazla yemen konusundaki ısrarlara aldırış etme, zaruret kadar ye, sofradan mideni doldurmadan kalk, nimeti hazırlayana teşekkür et, bu rızkı veren Allah’a gerektiği gibi şükret, günde iki öğün ye!” 

Altın değerindeki bu tavsiyeler, Hz. Peygamber’in yemek adabını ortaya koyar. Yemek yeme sürecinin baştan sona nasıl ilerlemesi gerektiğini gösterir. Görgü kurallarından, yemeğin vücutta işlenişine kadar her ayrıntıyı içerir. Oldukça açık ifadeler olduğundan, her birinin tek tek incelenmesine lüzum yoktur –ki, bir kısmı da geçmiş bölümlerde incelenmiştir-. Burada önem arz eden ‘çiğneme’ ve ‘iki öğün’ noktalarıdır. 

yerken acele etme, acele etmeden lokmayı teenni ile ortalama olarak al, taamı(yemeği) çiğnemeden yutma ve iyice çiğne”

Sindirim, ağızda tükürük bezlerinin salgıladığı fermentler ile başlar. Organik asitler, aromatik maddeler ve tuzlar çiğneme sırasında fermentlerle karışır ve bir kısmı ağızdaki kılcal damarlara süzülür. Karbonhidratların ağızda başlayan sindirimi midede aynı enzimlerle devam eder. Alınan besinin kimyasal yapısı hakkında toplanan veriler ağızdaki akapunktur noktaları vasıtasıyla beyne iletilir. Beyin bu bilgiyi analiz eder ve sindirimi buna göre programlar. Besin ne kadar iyi çiğnenirse, beyin sindirim sistemini o derece iyi hazırlar. Yeterince çiğnenen besinin tadı ve kokusu ağızda dağılır ve kaymağa benzer bir nesne haline gelir. Bu ise 15-40 çiğneme hareketi ile sağlanabilir. 

Ağızda çok miktarda akapunktur noktası bulunur. (Her dişin dibinde iki tane) Çiğneme esnasında besinlerden ayrılan enerji bu akapunktur noktaları vasıtasıyla vücudun genel enerji dolaşımına karışır. Bu yüzden küçük yudumlarla içmek ve küçük lokmalar halinde yemek gerekir. 
Gıdalar yeterince çiğnenmediğinde sindirim ilk basamaktan bozulur. Hızlı yiyen daha çok yemeye mecbur kalır çünkü vücut sadece kimyasal bağlantıları çözme işlemi sonucunda oluşan enerjiyi kullanır, ağızdaki akapunktur noktaları vasıtasıyla besinden alınması gereken enerjiyi kullanamaz. İyi çiğnenmemiş yemek, kütleler halinde mideye gelir, mide bu kütleleri hazmedemeyip çürütür. Midede başlayan çürüme bağırsaklarda devam eder. Bağırsaklardaki çürüme kandaki akyuvarları artırır. Bağışıklık sistemi bu durum için savunma programı geliştirmek zorunda kalır ve bu hata her yemekle tekrarlandıkça bağışıklık yetmezliğine kadar götürür. 

Yavaş yemenin ve bol çiğnemenin ne kadar önemli olduğu bu verilerle daha iyi anlaşılmaktadır. 

 Her lokmada Besmele çekmek de bu sürecin her tekrarında Allah’ın adını anarak, O’ndan yardım istemektir.  

Gündüz beyazlığı ve gece karanlığında ikişer kere yemek ve içmek israf ve illettir.” 
(Hz. Muhammed) 

Hazreti Peygamber(s.a.v) sabah ve akşam yemek yerdi. Sabahın ileri saatlerinde yenilen kahvaltı ve gün batımında yenilen akşam yemeği vardı. Günümüzdeki gibi ara öğün-ana öğün, öğle öğünü kavramlarına yer yoktu. Vücut için en uygun olan ölçülerde sabah ve akşam olmak üzere, güçlü ve besleyici iki öğün yapardı. Gün içinde defalarca yiyerek vücuda ağır yükler bindirmez ama hayatın idamesi için gerekli olan besini de alırdı. Yemek, O’nun için tatmin aracı değil, bedenin gerçek ihtiyaçlarını karşılama amacıydı. Fıtrî ve yaratılış gayesine uygun olarak yemek yerdi. Gereğinden fazla yemenin israf ve bedene zulüm olduğunu bilirdi. İnsanda tembelliğe, rehavete yol açtığının, çok yemekle sağlığın tehlikeye gireceğinin farkındaydı. Nefsinin arzularına muhalefet ederek bedenini de yemeği de israf etmekten uzak durdu. 

Efendimiz’in uyguladığı bu düzen, Osmanlı Dönemi’ne kadar aynen devam etti. Osmanlı zamanında da ‘Kuşluk Taamı’ ve ‘Akşam Taamı’ denilen iki öğün yapıldı. Ardından Sanayi Devrimi ile birlikte düzen bozuldu öğle yemeği alışkanlığı peyda oldu. Çalışma saatleri uzun olan işçiler kuvvetten düşmemek için öğlen saatlerinde yemek yemeye başladı.  Sanayileşme ve kentleşme arttıkça öğle öğünü kültürel bir unsur halini aldı. Bir süre sonra da tüm dünyaya yayıldı.  
Ancak şimdilerde yapılan yanlışın farkına varılabildi. Sağlık sektörünün ekserisinin kabul ettiği ve doğruluğu hakkında görüş birliğine vardığı bir beslenme sistemi çıktı: Intermittent Fasting! IF sistemi uzun süre aç kalmak üzerine kurulu bir sistem. Günde yalnızca 1 veya 2 öğün yapılıyor. Öğünler arasında uzun soluklu açlık mesaileri var. Vücut, aç kaldığı esnada iç sistemlerini onarıyor, sindirim ile uğraşmaktan sıyrılıp başka faaliyetlere yöneliyor. 
 Sistemi uygulayanların aktardığı tecrübe ise çok net: Daha fazla enerji, daha az açlık hissi, daha zinde bir vücut!  
“Artık siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, bana nankörlük etmeyin!” 

(Bakara, 152) 

Efendimiz “Muhakkak ki Allah, kulun bir şey yiyip hamd etmesinden veya bir şey içip hamd etmesinden razı olur.” buyuruyor ve ashabına yiyip içtiklerinde “Bize yedirip içiren ve bizi Müslümanlardan kılan Allah’a hamdolsun.” şeklinde dua etmelerini tavsiye ediyor. 

(Müslim; Tirmizi; Ebu Davud; İbn-i Mace) 

Allahu Teâlâ, verdiği nimetler sebebiyle kullarının kendisine şükretmesini istemektedir. Nimet verene şükür, bir kadir ve kıymet bilme işidir. Gördüğü iyilikler karşısında sessiz kalmak¸ en azından teşekkür etmemek ise nankörlüktür. Yüce Allah, insana sayısız nimetler ikram etmiştir. Bu ikramların farkında olup hem kalple hem dille hem de eylemle şükredilmelidir. Yemek yiyebilmek Allah’ın ikram ettiği büyük nimetlerdendir. Yiyebilecek sağlığın olması, milyarlarcasının açlıktan öldüğü çağda çeşit çeşit yiyeceklerle donatılmış olmak ne büyük nimettir! Bu bilinçle her yemeğin ardından Efendimiz’in yaptığı ve tavsiye ettiği gibi şükredilmelidir. 

"Altın ve gümüş kaplardan su içmeyin, onlarda yemek yemeyin. Zira bu iki şey ahirette sizin içindir, dünyada ise kafirler içindir." 

(Buhari; Müslim, Ebu Davud; Tirmiziİbn-i Mace) 

"Gümüş kaptan su içen, karnına cehennem ateşini dolduruyor demektir." 

(Buhari; Müslim; İbn-i Mace) 

Günümüz müslümanlarında yoğun olarak görülen dünyevileşme açmazı, Allah Resulü’nün nehyettiği bir haldir. Efendimiz’in hiçbir eşyasının lüks ve gereksiz olmadığı bilinmektedir. Lüks ve gösteriş merakının insanlarda yer etmesini reddeden Hz. Peygamber, kıyafet ve ev eşyalarında bazı maddelerin kullanılmasını yasaklamıştır. Altın ve gümüş bunlardandır. Efendimiz, başka insanların hasedine, kıskançlığına, özentisine sebep olacak davranışlardan, dünyaya ve dünyalığa aşırı düşkünlük alameti sayılan hallerden bizleri sakındırmıştır. Dolayısıyla yemekte kullanılan kapların da altın ve gümüş cinsinden olmaması gerekir. 
Nasıl olacağı hususuna gelince; kanser veya başka sorunlara neden olan teflon, alüminyum, plastik, melamin, teneke vb. sağlıksız ambalajlar yerine cam, paslanmaz krom çelik, ahşap ve katkısız toprak kaplar kullanılması önerilir. Gıdanın insana etkisi sadece içeriğiyle değil, içine konulduğu kabın niteliğiyle de ilgili olduğundan yemekte kap seçimine önem verilmiştir.  
 1999-2006 yılları arasında 20 yaşın üzerindeki 4 bin yetişkinin kanlarında PFOA maddesine rastlanmıştır. Şu anda da insanların %99'unun kanında bulunduğu tahmin edilmektedir. PFOA sentetik bir kimyasaldır. Teflon içeren ürünlerde bulunur. Araştırmalar tiroit hastalığı, gelişim ve üreme bozuklukları, kısırlık, kanser ile ilişkisi olduğunu saptamışlardır.  
Ebu Said el-Hudri'den gelen rivayete göre Resulullah, bardağın kırık yerinden su içmeyi ve içilecek şeyin içerisine üflemeyi yasaklar. (Ebu Davud) 

Sıcak yiyecek-içeceklere üflenmemelidir. Efendimiz yasaklamıştır. Her şeyde olduğu gibi elbette bu yasakta da bir hikmet bulunur. İnsanın ağzından çıkan nefeste bir miktar zehir vardır. Üflendiğinde, vücuda alınıp yakılmış olan bütün gazlar ve ağız içindeki mikroplar yemeğe aktarılmış olur, o lokma zehirlenir, mideyi ve kanı bozar. Çok sıcak halde yemek de ağız, boğaz, yemek borusu ve midenin içindeki zar ve dokulara zarar verebilir. Midede ülser zuhur edebilir. Bu sebeple yemeği aşırı sıcak veya aşırı soğuk iken sofraya koymamak gerekir. Yenebilecek dereceye gelinceye kadar beklenilmeli ve öyle yenilmelidir. 

Efendimiz hangi sırayla yerdi? 

Yaşadığımız çağın insanında envai çeşit yeme hastalığı olduğundan böyle enteresan bir soru türemiştir. Hatta kitaplara bile konu olmaya başlamıştır. Bu soruyu ortaya atanların Efendimiz'in sofrasında ne olduğunu öğrenmesi soruya cevap olacaktır aslında. Efendimiz ömrü boyunca hiçbir zaman midesini tam olarak dolduracak kadar yemek yememiştir. Sofrasında bir iki çeşitten fazla yemek bulunmamıştır. Çoğu zaman ekmeğine sirkeyi katık etmiş veya hurma ile salatalık yahut hurma ile kavun yemiştir. Bu durumda yemeğe hangisinden başladığını düşünmek manasızdır. Bizlerin düşünmesi gereken Efendimiz'in sünnetlerinden ne kadar uzaklaşıldığıdır. Ümmet olarak öncelikle Sünnet-i Seniyye'yi öğrenmek, ardından hayata tatbik etmek lazımdır. Aksi takdirde midesine tapan bir toplum olmaktan kurtulmak mümkün olmayacaktır. Bugün 7 milyardan fazla insan, 15 milyardan fazla insana yetecek miktarda gıda tüketmektedir. Bu hem israf hem zulümdür.  

Bizler, kuru ekmek ile sirke yiyen Peygamber'in ümmeti olarak sofralarımızı yemeklerle donatıp sonra da bu yemekleri çöpe atıp israf etmekten, başka insanların hakkına girmekten utanmalıyız... Acilen Efendimiz'in sünnetlerini ve Rabbimizin emirlerini hayatımıza geçirmeliyiz. 

           KAYNAKLAR:

Bu öğeyi yazdır

  Hazreti Muhammed(s.a.v)'in Yeme-İçme Adabı 2
Gönderen: seymauslu - 29-07-2020, 11:46 - Forum: Beslenme, Sağlık, Spor - Cevap Yok

"Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları veli edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). Sizden kim onları veli edinirse şüphesiz ki o, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez." 
 (Maide, 51) 

Masada yeme stilinin kültürümüze ne zaman ve nasıl yerleştiği önemli bir ayrıntıdır. Gündemde bir sorun varsa ilk olarak kaynağına bakmak gerekir. Tanzimat Dönemi’ne kadar dosdoğru takip edilen yörüngeden, 1839 yılında Tanzimat Fermanı ile çıkılmıştır. Masa burada kültürümüze sızmıştır. Ki zaten Tanzimat Fermanı batılılaşmanın ilk somut adımıdır. Müslümanlar, müslümanca bir biçimde sünneti baz alarak yer sofrasında yerken, Tanzimat Fermanı ile başka milletleri örnekleyerek, masada yeme adetini benimsemiştir. “Masada yemek haramdır.” gibi bir hüküm olmasa da başka milletlerin adetlerini benimsemenin haram olduğu kesindir. Farklı kavimlerin yaşam tarzında kaybolup gidenlerin milli ve manevi değerleri de kaybolur, içten içe onlara benzeşir sonra da yok olup giderler.  
İslam’ın sancağını düşürmemek için Müslümanlar özgün olmalıdır. Taklitçi anlayış İslam’a aykırıdır. Hayat ölçülerimizi başka bir millet değil Rabbimiz belirler. Bu ölçülerden sıyrılıp farklı kavimlerin yaşayışını taklit edenler kimi “Rab” olarak kabul etmişlerdir? Sorgulamak gerekir...  

[Resim: vU2wyd.jpg]
MASA ETRAFINDA YENİLEN İLK YEMEK İÇİN YAPILAN TASVİR

Enes Bin Malik(r.a) anlatıyor: “Rasülullah buyurdular ki: ‘Kim evinin hayır ve bereketini Allah Teala hazretlerinin artırmasını diliyorsa, yemeğe otururken ve yemekten kalkarken ellerini yıkasın.’”  
(Müslim; Ebu Davud) 

Hz. Peygamber temizliği imanın koşulu kabul eder. Çok sayıda rivayet Hz. Peygamber’in yemek öncesinde el ve ağzını yıkadığını bildirir. Bu son derece mantıklıdır zira insanın dışarıyla en çok temas eden organı elleridir. Bakteri, virüs ve mantar gibi insan sağlığını bozacak organizmalar ellerde toplanır. Yıkanmamış eller ile yenilen yemekte, bu organizmalar ağız yoluyla vücuda geçer. Vücuttaki muazzam sistem bozulur. Vücutta bütün sistemler, organlar, hücreler uyum içindedir. Bu uyumu tehdit eden en ufak bir antijenin bile vücuda girmesi neticesinde bağışıklık sistemi bir savunma programı geliştirip korumaya geçer. İşte bu korumanın sinyalleri de hastalık olarak bilinen ateş, ishal, kusma, sivilce gibi çeşitli etkilerdir.  

Yemeğin ardından ellerin yıkanması da aynı sebebe bağlıdır: İnsan sağlığı. Yemek sonrasında el, ağız ve dişlerde yağ, yemek artıkları kalacaktır. Bu artıkların temizlenmemesi bakteri, mantar oluşumuna zemin hazırlar. Sonrası ise yine aynı hastalık döngüsü... Tüm bu olaylardan korunmak için yapılacak şey sünnete uygun yemeğe başlamaktır. 


[Resim: DJdYxb.jpg]
BİR LABORATUVAR TEKNİSYENİNİN DIŞARIDA OYUN OYNAYAN ÇOCUĞUNUN ELLERİNDEKİ BAKTERİLERİ GÖRÜNTÜLEDİĞİ FOTOĞRAF

 **Koronavirüs hasebiyle tüm dünyanın çalkalandığı bu dönemde çok net anlaşılmıştır el temizliğinin önemi. İnsanlar virüse yakalanmamak adına her an ellerini dezenfekte etme çabasındadır. Ancak virüs dünyayı terk ettiğinde çoğu vatandaşın temizlik alışkanlığını kaybetmesi ihtimali hayli yüksektir. Bu noktada soru şu olur: Koronavirüsün tutunduğu ellerimize diğer virüsler ve mikroplar tutunamıyor mu? Bize zarar veremiyor mu? Bizi öldüremiyor mu? Koronavirüs için gösterilen ihtimam neden diğer zararlı organizmalar için gösterilmiyor?  

 

“Hz. Aişe(r.a) anlatıyor: Resülullah buyurdular ki: Sizden kim bir şey yerse Bismillah desin. Bidayette söylemeyi unutmuşsa, sonunda şöyle desin: Bismillahi fi evvelihi ve ahirihi(Başında da sonunda da Bismillah).” 

(Ebu Davud; Tirmizi) 

Efendimiz her işinde olduğu gibi yemeğe de Besmele ile başlardı. Besmele yemeğin bereketini artırır. Yemeğin Allah’ın adıyla ve izniyle yendiğini ifade eder. Yemeği yiyebilecek güç ve kabiliyeti Allah’ın verdiğini kabul etmenin sözlü ifadesidir. Şükür ve teşekkürdür. Şükür ise nimeti artırır, bereketlendirir. O halde samimi bir Besmele ile başlanan yemek de artıp bereketlenecektir.  

Diğer yandan Besmele çekilmeden başlanan yemeğe şeytanın ortak olacağı bildirilmiştir. 

“Şeytan, üzerine Allah’ın ismi zikredilmeyen yemeği kendine helal addeder.” 

(Müslim; Ebu Davud) 

Şeytanın ortak olduğu yemeğin insan bedenine faydalı olması mümkün değildir. Şeytanın içerisinde bulunduğu her işin bereketi kaçar. Besmele, kişinin işini şeytandan uzaklaştırıp Allah’a bağlamasıdır. Şeytanın şerrinden korunmak için işini Allah’a ısmarlamasıdır. İnsanın hücrelerine kadar işleyen yeme-içme faaliyetine de şeytanı karıştırmadan yalnızca Allah’ın adıyla başlamak gerekir.  

“Sizden kimse sakın sol eliyle yiyip içmesin. Çünkü şeytan soluyla yer içer.” 

(Müslim; Ebu Davud; Tirmizi) 

Resûlullah’ın yanında bir adam sol eliyle yemek yemişti. ‘Sağınla ye!’ buyurdular. Adam ‘Yiyemiyorum!’ dedi. Bunun üzerine Resûlullah ‘Yiyemez ol! Onu böyle demeye kibri sevk etti!’ buyurdular.” 

(Müslim) 

Batılılar ve Batı kültüründen etkilenmiş kimseler, çoğunlukla sol elleriyle yiyip içerler. Lokantalarda çatal genellikle sol tarafa konur. Bazı Müslümanlar da yeme içme konusunda el tercihine pek dikkat etmezler. Bu davranışın bilinçsizlikten kaynaklanması ihtimali yüksektir. Yemeğin ne niyetle, kimin adına yendiğinin bilincinde olmayan, sol elle yemenin şeytan ve kafirlere benzeme olarak görüldüğünün farkında olmayan insan, davranışının sebebini ve sonucunu şuurlu bir biçimde değerlendiremez. Başka kavimlere benzemenin bile haram kılındığı İslam’da, savaş açılmış şeytanın izinden gidildiğinin farkına varmaz. Ancak görüleceği üzere Hz. Peygamber sol elle yemeyi kesin bir dille yasaklamakta ve sağ elle yenilmesini söylemektedir. O halde; Besmele ile şuur uyandırılmalı, sağlam bir niyetle yemeğe başlanıp, sağ el kullanılmalıdır. Nitekim sol elle yemek eğer ki basit bir mesele olsa idi Hz. Peygamber’in bu denli sert bir çıkış yapması, dahası beddua etmesi söz konusu olmazdı. 

Bu öğeyi yazdır

  Hazreti Muhammed(s.a.v)'in Yeme-İçme Adabı
Gönderen: seymauslu - 29-07-2020, 11:33 - Forum: Beslenme, Sağlık, Spor - Cevap Yok

İnsanın dini şiarı ve sağlığının en belirleyici yeri hiç şüphesiz mutfaktır. Mutfak öylesine önemlidir ki, aynı zamanda Müslüman kalmanın da şartlarından biridir. Prof. İbrahim Canan’a göre “Kâmil manada Müslüman kalmak için, İslam’ın mutfağından yemek şarttır. Gayr-ı Müslim mutfaktan beslenerek Müslüman kalmak zordur veya kendimizi aldatmaktır.”  İslam, Gayr-ı Müslim mutfaktan beslenilmesini kabul etmez, kendi mutfağını kendi inşa etmiştir. Mensuplarının da yalnızca bu mutfaktan, koyduğu sınırlar çerçevesinde beslenmesini ister.  
Bir toplumun mutfağı, o toplumun aynasıdır. Mutfak, derman yerine dert üretiyorsa, o toplum medeniyet üretemez. Bir toplumun mutfakta yiyip içtikleri o toplumun siyasi yapısı, iktisadî durumu, sağlık konusundaki şuur ve inancı hakkında ipuçları verir. Şayet vermiyorsa o mutfaktan beslenenlerin ortak bir kimliğinden söz edilemez. Bir mutfağı popüler kültür veya medya gibi araçlar belirliyorsa, o mutfaktan sağlıklı nesiller yetiştirilemez. İslam ile inşa edilen mutfak kültürü ise popülerizme yem olmaya mahal vermeyecek kadar zengindir. Müslümanlar bu kültürü Hazreti Muhammed’in yaşam biçimini inceleyerek anlayabilirler. İslami ölçülerin hayata geçirilmesinde Hz. Muhammed(s.a.v) gerçek bir örnektir. 

 
“Allah’ın Resulünde sizin için pek güzel bir örnek vardır.” 
(Ahzap, 21) 


“Bana göre” ve “bence” anlayışının yoğun olduğu bir çağda İslam’ın emrettiği kültürü bulmak ve yaşamak hayli zordur. Müslüman toplum kitlelere ayrılmış ve onlarca alt grup oluşmuştur. Her bir zümre kendine has stiller belirlemiş, bu stilleri hayat tarzı edinmiştir. Hal böyle olunca gerçek ile batıl birbirine karışmıştır.
 Ezeli ve ebedi ilmiyle her şeyi bilen Rabbimiz kullarının bu hal üzere olacağını bildiğinden, tüm Müslümanların izinden gidebileceği tek bir örnek göndermiştir: Efendimiz (s.a.v) 
Hz. Muhammed(s.a.v) her alanda izahlarıyla, değerleriyle, doğruluğuyla emsalsiz bir örnektir. Dinî hükümleri nazarî olarak tebliğ etmesinin yanı sıra kendi yaşayışıyla da izah etmiştir. Allah’ın emirlerinin hayata tatbik edilişinin yolunu göstermiştir. Bu nedenle Müslümanlar söz, davranış ve fiillerinde Allah Resulünü kıstas almalıdır. Alındığında görülecektir ki, O, pratikte en optimal yaşam biçimine sahiptir. O’nun hayatını rehber edinen kimse, farklı idarecilere ve yollara ihtiyacı kalmadan en uygun hayatı yaşayacaktır. 
Beslenme konusunda da durum farklı değildir. Önde bir rehber var iken, A diyetisyenin, B doktorun yöntemini uygulamak faydasızdır. Ki, genel duruma bakıldığında da fayda vermediği net olarak görülmektedir. Diyetler arası devamlı sirkülasyon hali vardır. Diyetler, formlarında ufak değişiklikler yapılıp tekrar piyasaya sürülmektedir. Oysa herhangi birisi fayda verseydi, diğerlerine gerek kalır mıydı?   
Allah’ın emirleriyle Efendimiz’in izlediği yolun tek yol olduğu kabul edilmedikçe bu beyhude arayış devam edecektir. Çünkü tüm insanlığın lehine olan bir tek düzen vardır o da İslam’ın sunduğu düzen. Vefatına yakın geçirdiği ateşli hastalık dışında hayatı boyunca bir kez bile hastalanmayan Hazreti Muhammed(s.a.v) de bu gerçeği kanıtlar niteliktedir.  
Peki Peygamberimiz nasıl beslenirdi? Kaç öğün yerdi? Neleri tavsiye ederdi? Bunun gibi her detayın kaynaklarda ayrı ayrı cevabı vardır. Sistemi tam anlamıyla idrak edebilmek için her cevaba değinmek gerekir. 
İlk etapta yemek için tercih ettiği sofradan bahsedilmelidir. Sofra tercihinin insan sağlığında ve doygunluk hissinde önemli bir yeri vardır. 

“Ben Resûlullah’ın ne tahta sofra üzerinde yemek yediğini, ne de yemek masası üzerinde yemek yediğini hatırlamıyorum.”  
Enes(r.a)’in bu sözünü rivayet eden Katade’ye “Peki neyin üzerinde yemek yiyorlardı?” diye sorulmuştu. “Sofralar üzerinde.” diye cevap verdi.   
(BuharîTirmizi) 

Efendimiz yer sofrasında yemeğini yerdi. Günümüzde halen bazı köylerde olduğu gibi sofra bezi denilen örtü yere serilir, üzerine tepsi konulur, bağdaş kurularak veya diz çökülerek oturulurdu.  

-Bu oturma stilinde mide katlandığı için sıkışır ve daha hızlı doyuma ulaşılır.  

-Bağırsaklardan beyne mesajlar ileten vagus siniri daha iyi çalışır, daha etkili mesajlar gönderir.  Midenin dolduğunu beyne iletir. 

-Yemeğe uzanmak için ileri doğru eğilip doğrulma esnasında salgılanan mide öz sıvısı sindirime yardımcı olur. Sağlıklı bir sindirim süreci kişinin doygunluk derecesinde önemli bir yere sahiptir. 

Bağdaş kurarak yemenin faydaları elbette bunlarla sınırlı değildir. Kan dolaşımı, kalp sağlığı, postür düzgünlüğü gibi farklı hususlarda da önemli etkileri vardır. Ancak söz konusu yemek ve doymak ise bu 3 nokta ciddi önem arz eder. Günümüz insanlarının yeme alışkanlığı göz önüne alındığında artık ayakta dahi yemek yendiği gözlenmektedir. Gerektiği gibi pozisyon almayanlarda bu 3 önemli etkinin meydana gelmesi mümkün değildir. Doygunluk sağlanamaz, yemekten alınması gereken enerji alınamaz, sağlıklı bir beslenme ortamı oluşmaz.  

“Ben dayanarak yemem.” 
(BuharîTirmizi; Ebu Davud; İbn-i Mace) 

Ayakta veya masada yemek için kesin haramdır hükmü konulmasa da Sünnet-i Seniyye’ye uygun olmadığı söylenebilir. Efendimiz’in davranışına aykırıdır. Nimete ve sahibine hürmeten oturmak, hiç yoktansa çömelmek gerekir.  

Bu öğeyi yazdır

  Kur'ani Akıl
Gönderen: Selâm - 25-07-2020, 10:39 - Forum: Makale - Cevap Yok

[Resim: wzl2O0.jpg]
  
 
 Kur’ani Akıl
  
 
Akıl: Herkesin kendisinde bulunduğunu iddia ettiği şey.
Peki gerçekten bizde akıl var mı?
Akıl bizim neremizde bulunur?
Aklımız başımızda mı, kalbimizde mi?
Neremizle düşünürüz?
Aklımızın olduğunu belli eden şey nedir?
Akıllı olmak yeterli mi?
Aklını kullanmak ne demek?
Aklın eğrisi doğrusu var mıdır?
Doğru akıl nedir?
Akıl denince bunlar ve benzeri onlarca soru sorabiliriz.
İnsanoğlu sınırsız düşünebilir ve soru üretebilir.
Peki aklın mihenk taşı nedir?
Kimler akıllı, kimler değil? Bu sorunun cevabı nerde aranabilir?
Bu soruya en doğru cevabı kim verebilir?
Elbette Rabbimiz!
 
 
Kuran’ı Kerim’de cehennemdekilerle bekçiler arasında şöyle bir diyalog geçer;
 
6. Zira Rablerine karşı (böyle) nankörlük yapanları
Cehennem azabı beklemektedir: ne berbat bir son duraktır.
 
7. Onlar oraya atıldıklarında, onun kaynayış homurtusunu işitecekler;
 
8. Neredeyse öfkeden patlayacak…
Günahkarların atıldığı her seferinde bekçiler, ‘’Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’’
diye soracaklar.
 
9. ‘’Evet, doğrusu bize bir uyarıcı gelmişti; fakat biz onu yalanladık
ve ‘’Allah hiçbir şey indirmemiştir; siz (elçiler) büyük bir şaşkınlık içindesiniz’’
demiştik’’ itirafında bulunacaklar.
 
10. Ve ‘’Eğer biz (vahyi) işitmiş veya aklımızı kullanmış olsaydık,
şimdi kavurucu ateşe müstahak olanlar arasında bulunmazdık’’ diyecekler.
 
(67-Mülk Suresi 6-10. Ayetler)
  
 
Görüldüğü gibi 10. Ayette Rabbimiz bize insanları cehennemden koruyacak bir akıldan bahsediyor.
Öyle ki vahyi işitmekle eşdeğer. İşte biz buna ‘’Kuran’i akıl’’ diyebiliriz.
Bu akıl bizi Kuran’ın ulaştırdığı yerle aynı yere ulaştıran akıldır.
  
Kuran’ın onda ve onunla beraber olanlara size güzel bir örneklik/usvetül hasene vardır
dediği İbrahim peygamberimiz de güneş, ay ve yıldızlarla birlikte putlara tapan bir toplumda yaşıyordu.
Güneşi, ayı ve yıldızı sorguladı. Aklı onu vahiyle aynı noktada buluşturdu.
Kuran’i akıl biizim mihenk taşımızdır. Aklımızın ölçüsüdür.
Aklımıza yön verir. Ölçüsü olmayan akıl bir dağın tepesinden yuvarlanan büyük bir kaya gibidir.
Önüne kattığı her şeyi yıkar, yok eder. Halbuki Kuran’i akıl, tıpkı vahiy gibi insana
ve doğaya hayat verir, onu canlandırır ve motive eder.
  
Akıl, Allah’ın insana bahşettiği nimetlerin belki de en büyüğüdür.
Ve bu yüzden israf edildiğinde de insana en büyük zararı verir.
Bakın Kuran bize aklımızı kullandığımızı zannettiğimiz noktalarda nasıl müdahale ediyor.
 
‘’Diğer insanlara sahici erdemlerle donanmayı öğütlerken sıra size
gelince terk mi ediyorsunuz ve üstelik Kitabı’da tilavet edip dururken?
Siz hiç kafanızı çalıştırmayacak/aklınızı kullanmayacak mısınız?’’ 
(Bakara2:44)
  
Ne kadar akıllıca değil mi? Herkese iyiliği emret, öğütler ver ama sen yapma!!!  
Kuran’i akıl buna ne diyor: ‘’Siz hiç aklınızı kullanmayacak mısınız?’’  
Aklı kullanmak söylem değil, eylem insanı olmaktan geçiyor.
  
Oturup düşünmek, ahkam kesmekten ziyade; düşündüklerimizi, söylemlerimizi
hayata geçirmek. Bugün geldiğimiz noktada herkesin iyilik adına konuşması,
klavye başında, ekran karşısında, kürsülerde söylemlerde bulunması ancak
ortada hiç eylem olmaması çok düşündürücüdür.
Bu durumda aklımızı kullandığımızdan söz edebilir miyiz?
Ya da aklımızı hangi yönde kullanıyoruz?
  
Kuran’i akıl insanı hem bu dünyada hem de ahirette kurtarır.
Zıttı ise dünyevi akıldır. Dünyevi akıl menfaatperesttir, günlük düşünür, günü kurtarır.
 
Kur’an’i akıl, ‘’şirk koşma’’ der; dünyevi akıl, ‘’ataların dini üzerine devam et’’
 
Kur’an’i akıl, ‘’emaneti ehline ver’’ der; dünyevi akıl, ‘’çevren faydalansın’
 
Kur’an’i akıl, ‘’alırken de verirken de adil ol’’ der; dünyevi akıl, ‘’alırken çok, verirken az’’
 
Kur’an’i akıl, ‘’yapamayacağın şeyi söyleme’’ der; dünyevi akıl, ‘’sözünü tutmasan da olur’’
 
Kur’an’i akıl, ‘’herkese çalışmasının karşılığı vardır’’ der; dünyevi akıl, ‘’kaderde ne varsa’’
 
Kur’an’i akıl, ‘’yere bak, göğe bak, yaratılışa bak’’ der; dünyevi akıl, ‘’topraktan yaratılmadık mı?’’
 
Kur’an’i akıl, ‘’şahitliğe çağrıldığın zaman kendi aleyhinize bile olsa adil olun’’ der; dünyevi akıl, ‘’işin yoksa şahid ol’’
 
Kur’an’i akıl, ‘’yakına, yetime, yoksula yardım et’’ der; dünyevi akıl, ‘’Allah’ın doyurmadığını sen mi doyuracaksın!’’
 
Kur’an’i akıl, ‘’anne babana şükret’’ der; dünyevi akıl, ‘’öffff!’’
 
Kur’an’i akıl, ‘’gıybet etme’’ der; dünyevi akıl, ‘’olanı söylüyorum’’
 
Kur’an’i akıl, ‘’eşlerinizi ya güzellikle tutun ya da bırakın’’ der; dünyevi akıl, ‘’ya benimsin ya toprağın’’
  
Sonuç olarak Kur’an’i akıl insanı inşa edip geliştirir.
Dünyevi akıl ise onu ana mahkum edip işlevsiz hale getirir.
Kur’an’i akıl aktifleştirirken, dünyevi akıl pasifleştirerek atıl bırakır.
  
Kur’an’i akıl insana onurlu bir yaşam sunar. Kur’an’i akılla donanımlı insanın ayakları
yere sağlam basar, sorumluluklarının farkındadır, var olma gayesinin bilincindedir
ve hem dünya hem ahiret için faydalı işler yapar.
Dünyevi akıl ise sömürgecidir. Kendi menfaati  her şeyin üstündedir.
Gözettiği tek fayda kendi faydasıdır. Sorumluluk almaz.
Hem kendine hem etrafındakilere yüktür. Bu yüzden Kur’an’da şöyle buyrulur:
 
‘’Hem Allah’ın (akıl ve irade vermek suretiyle gerçekleşen) izni olmasaydı,
hiçbir insan imana eremezdi! Ve O aklını kullanmayanları pisliğe mahkum eder!’’
 
(10-Yunus Suresi 100.Ayet)
    

   
Sevim çetin 

Bu öğeyi yazdır

  Kuşu Ölen Adam
Gönderen: Selâm - 25-07-2020, 08:18 - Forum: Hikaye - Cevap Yok

 [Resim: lmMMZQ.jpg]
  
  
Kuşu Ölen Adam
  
   
Tüm hayhuyların, tüm gürültülerin, tüm sirenlerin, tüm yanıp sönen mavi ışıkların arasından geçip, yanında iyi insanların isim listesi bulunan küçük bir valiz elinde yürüdü gitti sonra.
 
İşin kötüsü saçlarını da götürdü giderken; görmekten en çok mutlu olduğum, bana göre dünyanın en güzel bakan gözlerini, beni yaşamaya ikna eden hayatın masum yüzünü götürdü.
 
Dudağında buruk bir tebessüm, gözlerinde tüm tatmini mümkün olan dünya zevklerini anlamsızlaştıran son bakışından sonra gitti; geldiği yere, geldiği gibi…
 
Gidilmemiş yolların yorgunluğu kaldı ondan benim payıma, söylenmemiş sözlerin yarım kalmışlığı.
 
Ülkesini bir satranç maçında kaybetmiş bir kral gibi kalakalırdım, ‘’Bizim başımıza, asla Allah’ın bizim için yazdığından başka bir şey gelmez! O bizim mevlamızdır; o halde, inananlar (yalnızca) Allah’a güvensin!’’ ayetini gönderen Allah, Rabbim olmasaydı eğer. 
 
Terk edilmiş bir mağbet, göğsünde kuşların uçuşmadığı bir yeryüzü, yapraklarına dallarının su taşımadığı asırlık bir çınar gibi kalakalırdım, ‘’Andolsun, biz sizi biraz korku, biraz açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.’’ Ayetiyle başıma gelenin bir kayıp değil yalnızca bir ayrılıktan olduğuna ikna olmasaydım; O’nun alırken almış olmak için değil özünde vermek için aldığını bilmeseydim eğer.
 
Küçücük olan bedenini omuzlayıp bir mezara defnetmek kesinlikle benim tercihim değildi. Bana kalsaydı sıralamayı böyle yapmazdım üstelik. Onun beni defnetmesiydi bana göre makul olan; oğlumun babasının yasımı tutması olurdu tercihim. Taziyeme gelenlerin sükunetle ettiği duaları sükunetle dinleyip içten içe, yalvara yalvara, umut ve korkuyla beraber benim için dua etmesini isterdim. İsterdim ki, ben usta olayım, o ise eserim olarak kalsın benden sonraya. Dedim ya, bana kalsaydı farklı olurdu tüm yaşananlar. Doğru olanı değil, benim için güzel olanı isterdim bana kalsaydı. Bize güzel geleni istemek her zaman doğru olanı istemek olmuyor neticede. İsterdim ki, oğlum hep yanımda olsun.
 
Yaratılmış olmayı, bir insan olarak dünyaya gelmeyi ben istemedim. Ben seçmedim bir insan olarak yaratılmış olmayı. Ama Müslüman olmayı ben seçtim. Allah’a teslim olma ya da olmama hususundaki muhayyer alandan ‘’Ben Alemlerin Rabbine teslim oldum.’’ Diyerek geçtim yürüyerek. O sırada Allah elimden tutmuş bana hidayet ediyordu. Alemlerin Rabbine gerçekten teslim olduk mu diye Rabbimiz bizi test ediyordu şimdiyse.
 
Rabbim, bana sabretmeyi öğret, ‘’teslim oldum’’ sözüme sadık kalabilmeyi bir de.
 
Günlerden ise cumaydı. Cami, haftalık olağan toplantılarına katılmak için gelen Müslümanlarla doluydu hıca hınç, benim kalbim de doluydu. Önceki gün oğlum ölmüştü. Rabbime yolcu etmiştim buradan. Namazını bu camide kılmıştık oğlumun.
 
İmam efendi Peygamber makamı diye bilinen minberde halka peygamberi anlatıyordu. Peygamberin insan olarak vasıflarını, peygamberin insanlara verdiği değeri, peygamberin gönlünün zenginliğini anlatıyordu.
 
Bir gün bir cenaze geçmiş peygamberin önünden. Peygamber oturuyormuş, hemen saygıyla ayağa kalkmış o yüce insan. ‘’Ey Allah’ın Rasulü, bu bir yahudinin cenazesi’’ diye uyarmışlar. Susmuş önce peygamber, ‘’Ama o bir insan’’ demiş, herkes susmuş sonra.
 
İmam türlü misallerle Peygamberin yüceliğinden örnekler veriyordu cemaate. Herkes saflar halinde oturmuş saygıyla dinliyordu imamı. Bu insanların peygamberi sevdikleri belli oluyordu. İsmi anılınca kalplerine gidiyordu elleri ve dudakları kıpırdıyordu hemen akabinde. Arkamdan bir adamın hıçkırıkları geliyordu kulağıma. Günahlarına mı ağlıyordu, yoksa peygamberin büyüklüğü karşısındaki küçüklüğüne mi, peygamberin öldüğüne mi, bilmiyorum? Sebebini umursamıyordum da aslında. Çok güzel ağlıyordu, edeple ve aşkla.
 
Bir gün evlerin arasında çocukların oyun oynadığı sokakta bütün çocuklar neşe içinde oynarlarken bir tek çocuğun hüzünle kenarda sessiz sedasız oturup oyuna katılmadığını görmüştü peygamber. Gelip çocuğun yanına oturup niye diğer çocuklarla beraber oynamadığını sormuştu. Çocuk ‘’benim kuşum öldü’’ demişti hüzünle.
 
Hz. Peygamber, çocuğu teselli etmiş, avutmaya çalışmış, başının okşamış, acısını pay etmiş çocukla kendi arasında ve arkadaşlarıyla beraber oynamaya başlayıncaya kadar yanından ayrılmamış çocuğun.
 
Peygamber, yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra her biri bir ülke büyüklüğündeki arkadaşlarıyla beraber gün içinde teselli etmeye çalıştığı çocuğun evinin kapısını çalmış. Ev sahibi şaşkınlık ve sevinçle kapıyı açmış peygamber ve yanındakilere. Şaşkınlıkla dolu sevinçle, gelen kutlu misafire yer göstermişler. Ev sahipleri, Peygamber fakirhanelerini şereflendirdi diye çok mutluymuş ama Peygamber mahzunmuş. Ev sahibi endişelenmiş. ‘’ Hayırdır, Ey Allah’ın Rasulü, üzgün görünüyorsunuz'' demiş. Göklerin Kendisiyle Konuştuğu Adam, bir kenarda mahzun mahzun oturan çocuğa gözlerini çevirerek, ‘’Biz küçüğe başsağlığına geldik.’’ Demiş.
 
Rabbime hamdediyordum, ama çok üzgündüm. Oğlum açık penceremizden içeri süzülen bir kuş gibi uçup gitmişti usulca, geldiği gibi, geldiği yere. Ondört yaşındaydı henüz.
 
En çok Rabbimize olan güveninin sarsılmasından korkuyordum. Hz. Eyyüp’ün duasını öğretmiştim ona. ‘’Rabbim bana bir eza dokundu, sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.’’ Diye dua ediyordu. Eyyüp gibi. Ben ‘’ Bize bir eza dokundu’’ diyordum, o, ‘’bana bir eza dokundu’’ diyordu duasında. Amin diyorduk sonra biraz buruk, biraz kanatlarımız kırık olarak.
 
Kadir, ‘’başımıza gelenden Allah’ı habersiz sanma’’ diyordum, ''sadece mü’min olma iddiamızın gerçekliğini sınıyor'' diyordum. ‘’Biliyorum baba’’ diyordu.
 
En zoru bir evladın gün gün, nefes nefes, adım adım ölmesidir gözlerin göre göre. Sarılmalarının sayılı olduğunu bilip sarılmaya kıyamamaktır. Ona her gün veda etmektir ondan habersiz. Bir kıyıda deniz kabuğu toplar gibi usulca ondan hatıra biriktirmektir. Onun gün be gün eridiğini görürken, saçlarını okşayıp büyüdüğünde beraber yapacaklarımız hakkında konuşmadır. ‘’Baba yoruldum artık’’ demesidir onun.
 
Salasını peygamberin, kuşu ölen çocuğa taziye ziyaretine gittiğini anlatan imam okumuştu. Dinlediğim en hazin salaydı okuduğu. Tüm şehre oğlumun öldüğünü haber vermişti. Belediyenin cenaze işleri için görevlendirdiği başka bir imam kıldırmıştı namazı. Kıldığım en hüzünlü namazdı o kıldığım.
 
Sonra bir anda sarığı, sakalı, sırtındaki cübbesi, minberde duruşu, okuduğu Kur’an ayetleriyle şeklen de olsa Peygambere benzettiğim imam, bir anda Peygambere benzemez oldu gözümde. Anlattığı şeyler çok değerliydi ama dudaklarımda bir dostunun ihanetine şahit olan insanlara özgü acı bir tebessüm oluşturmaya başladı sadece. Hz. Peygamberi kendimize model almamız gerektiğini üzerinde dura dura anlatan imamın ayaküstü bile olsa başsağlığı dilemediğini hatırladım.
 
Hatırladım ki bu imam efendi cenaze namazımızda bulunmamış, ayaküstü bile olsa taziyemize gelmemiş, cami avlusunda onlarca dakika hüzünle beklememize rağmen başsağlığına bile gelmemişti. Ve kalkıp şimdi minberde Hz. Peygamberin, kuşu ölen bir çocuğun bile acısına duyarsız kalmadığını anlatıyordu.
 
Bunu umursamayabilirdim, umursamazdım hatta. Minberde olanın, kuşu ölen çocuğun taziyesine giden Peygamberi anlattığı halde öbür taraftan peygamberi süslü sözlerin ve siyer kitaplarının arasında öldürdüğünü düşünmeseydim eğer.
 
Kutlu Doğum Haftasıydı o hafta, benim ise kuşum ölmüştü.
    
   
   
Yunus Yağız

Bu öğeyi yazdır

  Muhteşem bir hayat
Gönderen: Selâm - 25-07-2020, 00:25 - Forum: Serbest Kürsü - Cevap Yok

 [Resim: JM4fta.jpg]
 
Muhteşem bir hayat
 
 
Kendimizi yararsız bulduğumuzda çok yararlı işler yapmışızdır, sevilmediğimizi sandığımızda sevilmişizdir, değersiz olduğumuzu düşündüğümüzde değerimizi bilenler çıkmıştır.

Birçok hayatı aynı anda kımıldatan o sihirli rüzgarı yaratmakta bizim de farkına varmadığımız büyük bir rolümüz olmuştur.

Kendimizi manasız ve yararsız bulduğumuz zamanlar vardır. Değersiz bulduğumuz, sevilmediğimizi düşündüğümüz zamanlar.

Takatsiz bir halde hayatın bir kenarına tutunmaya uğraşırken "niye" diye sorarız kendimize, "niye böyle oldu, neden hayatın bir kıyısında yapayalnız kaldım, neden hayallerim gerçekleşmedi?"

O anda kaderin haksızlığına öylesine inanmışızdır ki, bu kaderi yaratan gücün bize ses vermesi gerektiğine, bir cevabı hakettiğimize inanırız.

İnandırıcı bir cevap için bütün ümitlerimizden, hayallerimizden, beklentilerimizden vazgeçmeye bile hazırızdır.

Koskoca yeryüzünde yalnızca bizim başımıza geldiğine inandığımız bu insafsızlığın, bu gizli kederin, paylaşılması zor bu acının, bu çaresizliğin bir sebebi olmalıdır.

İlahi bir kaprisin kurbanı olduğumuzu düşünmekten bizi kurtaracak bir sebep.

Varlığımızın anlamsızlığına anlam katacak bir cevap isteriz, kusurun bizde olduğunu da kabullenebiliriz, yeter ki bize verilecek cevap inandırıcı olsun.

Hatta zamanla kusurun tümüyle bizde olduğuna bile inanırız.

Onun hangi kusur olduğunu bulmaya çabalarız bu kez de...

Yeterince zeki mi değiliz, güzel mi değiliz, bilgili mi değiliz, eğlenceli mi değiliz?

Bulacağımız neden bizi üzecek de olsa hiç değilse hayatın bir ritmi, bir düzeni, bir kuralı olduğuna bizi ikna edecektir; bizi rastgele açılmış bir ateşte vurulmuş bir zavallı olmaktan kurtarıp, hiç olmazsa bilerek hedef alınmış biri yapacaktır.

Bir neden bulursak, geçmiş için üzülsek de gelecek için bir ümidimiz olacaktır.

Neden varsa çare vardır çünkü.

Ama nedensizlik...

Bu öldürücüdür.

Manasızlığı derin ve kalıcı kılar.

Benim hikayelerim "çok uzun yıllar önce" diye başlıyor artık.

Çok uzun yıllar önce...

Sığırcık sürülerinin neşeli çığlıklarla yeni yeni tomurcuklanan ağaçlara konduğu ılık bir akşamüstü, Paris’te küçük bir sinemaya girmiştim.

Kahve, deri, zift, rutubet kokularının karıştığı siyah duvarlı loş salonda birkaç kişiydik.

Eski bir Amerikan filmi izleyecektik.

James Stewart’la Donna Reed’in başrollerini paylaştığı film başladı.

Stewart, minik bir kasabadaki fakir bir işadamını oynuyordu.

Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı.

Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı.

Ama işler iyi gitmiyordu.

Borçlar birikmişti.

Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü kalmamıştı.

Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.

Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu.

Tanrı, "ikinci sınıf meleklerden" birine görev veriyordu.

- Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.

Ve, yeryüzüne tonton, yaşlı bir adam kılığında "başarısız" bir melek düşüyordu.

O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu.

Görevi ise çok zordu.

Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.

Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart’ı sulardan çıkarıyordu.

Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtiği bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti.

Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu.

Kimse Stewart’ı tanımıyordu.

Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı.

Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı.

Eski bir okul arkadaşı arka sokaklarda fahişelik yapıyordu.

Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaşlı kızdı.

O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu.

Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken "ikinci sınıf melek" yanına yaklaşıyordu.

Ona anlatmaya başlıyordu.

- Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun... Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör...

Kardeşim ne zaman öldü, diye soruyordu Stewart.

- Sen dokuz yaşındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın... Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hiç doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadı... O çocukken öldü.

- Peki sınıf arkadaşım ne zaman fahişe oldu?

- Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin... Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldı.

- Kasaba niye böyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?

- Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti... Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o inşaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu.

Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanın farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığıyla değiştirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde önemi olduğunu görüyordu.

Tavana asılmış, birçok değişik parçadan oluşmuş oyuncaklar vardır, her bir parça başka bir parçaya dokunarak bir rüzgar yaratır ve oyuncak dönüp durur.

O parçalardan birini çıkardığınızda bütün rüzgarı kesersiniz.

Oyuncak kımıltısız kalır.

Frank Capra’nın o filminde de, hayatın aynen o oyuncak gibi birbirine değen insanlarla döndüğünü, aradan bir tek insanı bile çıkarıp aldığınızda hayatın dönüşünü etkilediğinizi, birçok olayın farklılaştığını, herkesin sandığından daha büyük bir rolü ve değeri olduğunu anlıyordunuz.

Değersiz ve işlevsiz kimse yoktu.

Stewart, o yaşlı ve tonton "ikinci sınıf" melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu.

Kendisine o kadar manasız ve değersiz gözüken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu.

O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine dönüyordu.

"Bu muhteşem bir hayat" isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir "çın" sesi duyuluyordu.

Tonton meleğe, Tanrı çok arzuladığı kanatlarını veriyordu.

Kendimizi manasız ve yararsız bulduğumuz zamanlar vardır.

Değersiz olduğumuzu, sevilmediğimizi düşünürüz.

Hayalkırıklıklarıyla dolu hayatımızda neden istediklerimizin hiç gerçekleşmediğini merak ederiz.

Cevaplar ararız.

Bulamayız genellikle.

Cevaplar vardır aslında.

Kendimizi yararsız bulduğumuzda çok yararlı işler yapmışızdır, sevilmediğimizi sandığımızda sevilmişizdir, değersiz olduğumuzu düşündüğümüzde değerimizi bilenler çıkmıştır.

Birçok hayatı aynı anda kımıldatan o sihirli rüzgarı yaratmakta bizim de farkına varmadığımız büyük bir rolümüz olmuştur.

Eğer Tanrı "ikinci sınıf" meleklerinden birini bize gönderse ve bizsiz bir hayatın nasıl olacağını gösterseydi, sanırım hepimiz kendimize de hayata da başka türlü bakardık.

Hatta, o melek bize "istediklerimiz gerçekleştiğinde nasıl bir hayatımız olabileceğini" gösterseydi belki istediklerimizin gerçekleşmemesi için dua ederdik.

Bu muhteşem bir hayattır.

Cevabı ve sırrı kendi içinde saklıdır.

Ve, o hayatı hep birlikte yaparız.

Bazen rolümüzden şikayet ediyorsak, bu da rolümüzün kıymetini bilemememizdendir.

  
    
  (Ahmet Altan)

Bu öğeyi yazdır

  EUZÜ BESMELE (İSTİAZE-SIĞINMA)
Gönderen: Selâm - 23-07-2020, 11:50 - Forum: Kur’an-ı Kerim ve Tefsir - Cevap Yok

   
  
Euzübillahimineşşeytanirracim. 
 
Bismillahirrahmanirrahim
 
(Taşlanmış olan şeytanın şerrinden, özünde rahmet, işinde merhamet sahibi olan Allah’a sığınırım.)
 
Elhamdülillahi rabbil âlemîn
 
(Hamd, bütün alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.)
 
Essalâtü vesselâmü alâ resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn
 
(Ey ALLAHım ! Efendimiz, büyüğümüz Muhammed’e,  çoluk çocuğuna,  arkadaşlarına  rahmet ve selam eyle.)
 
Rabbişrah liy sadriy;
 
Ve yessirliy emriy;
 
Vahlül ukdeten min lisaniy;
 
Yefkahu kavliy; (Taha 25-26-27-28)
 
Rabbim göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi. Çöz düğümü dilimden ki anlasınlar beni.
[Resim: ckPXiU.png]  
 EUZÜ BESMELE     (İstiaze-sığınma-)


Kur’an okuyacak olan kimselere okumaya başlamadan önce Istiâze ve Besmele ile başlangıç yapmaları tavsiye edilir.
Kur’an, Allah’ın insana gönderdiği emir ve yasaklarım içeren yegane eseri­dir. Şeytan, icra ettiği görevi gereği, Kur’an okuyan kişiyi, okuduğunu anlamak­tan ve onunla amel etmekten vazgeçirmek için var gücüyle uğraşır, kişinin kal­bine vesvese sokarak Kur’an üzerinde düşünmekten alıkoymaya çalışır.
  
Kur’an gaybî varlıklardan olan şeytandan herhangi bir kötülük düşüncesi geldiği zaman Allah’a sığınmamızı emreder.
 
“Ne zaman şeytandan bir kötü dü­şünce seni dürtüklerse, Allah’a sığın; çünkü O işitendir, bilendir.”
(A’raf 39/200.)
 
“Kur’an okumak istediğin zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Çünkü inananlara ve Rabbine dayananlara (karşı) o şeytanın bir egemenliği yok­tur.” (Nahl 70/98-99)
 
ayetlerinde, şeytanın bütün dürtüklemelerine karşı ve Kur’an tilavetine başlamadan önce mü’minlerin Allah’a sığınmaları emredilmektedir. Bunun için mü’minler Kur’an okumaya başlarken “Euzu billahi mi- ne’ş-şeytani’r-racim” “Kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığınırım” cümlesini okumaktadırlar.  Böylece okuyucu samimi bir kalp ve berrak bir zi­hinle Kur’an’ı okumaya başlar.
  
Hz. Peygamber (s.a.s.)’den gelen rivayetlerin çoğuna göre isti­âze sözü budur. Bu hitaba tüm Müslümanlar muhataptır. Ne sağından ve ne solundan bâtılın kendisine ula­şamadığı Kur’an okunduğunda böyle bir ihtiyaç söz konusu ise, diğer ameller için elbette buna çok daha ihtiyaç vardır.
 
Genel anlamda Kur’an-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde, insanı üzen, kederlen­diren ve ona sıkıntı veren şeyler için onun Allah’a sığınması tavsiye edilir. Özel anlamda ise kişinin Kur’an okuyacağı zaman her türlü maddi düşünceden ve onu doğru bir şekilde anlamasına engel teşkil edecek olan şeylerden Allah’a sığınması telkin edilir.
  
  
“Euzu billahi mineşşeytanirracim” manası: Taşlanmış olan şeytanın şerrinden Allah’ a sığınırım.
  
Vücut organlarını necaset denen pisliklerden temizlemek namazın şartı kabul edildiği gibi, manevi kirlilik demek olan şeytanın vesveselerinden uzak durmak için de isti’aze zorunludur. Su ve abdest nasıl ki organları temizliyorsa isti’aze de niyetleri arındırır.
İstiaze  (euzu besmele) Kur’an’ ın aynı zamanda bize bir emridir. Nahl suresinde ‘’Kur’an okuyacağın  zaman  taşlanmış olan şeytanın şerrinden Allah’a sığın ‘’ diye emredilmektedir. (98-99)
 
Başka bir surede, Araf suresinde, ‘’Eğer şeytan sana vesvese verirse, senin gönlüne üfürürse, senin zihnini bulandırmaya kalkarsa  Allah’a sığın. Onun vereceği  her türlü vesveseden, kalbine atacağı her türlü bulanıklık ve zihnine getireceği her türlü gölgeden Allah’a sığın!’’ buyurulmaktadır.
  
Tabi bu hitaplar özelde Efendimiz (S.A.V.)’e,  genelde hepimizedir. Çünkü hiç birimizin kalbi ve kafası şeytanın vesvesesinden, onun desisesinden, üfürüğünden ve gölgesinden hali değildir.
  
Allah’a sığınmak, insanın sahipsiz bırakılmadığını bilmesi ve moral depolaması açısından son derece önemlidir. Bu arada, insanı haktan saptırmaya çalışan şeytana karşı en güçlü korunmanın Allah’a sığınmakla elde edileceği bilinci de insana kazandırılmak istenmektedir. Şeytanın vesveselerine karşı asıl panzehir ‘’Allah’a sığınmak’’ tır. O sığınma, bir zırh gibi kendisine gelen etkilerden kişiyi korumakta, insana Yüce Allah’la birlikte yaşamanın huzurunu kazandırmaktadır.
 
İsti’aze, aslında bir işi kimin için ve niye yapmadığını bilmek, kime karşı bir duruş ortaya koyduğunun farkına varma ve işi rastgelelikten kurtarıp bilinçli bir içeriğe kavuşturma niyeti ve eylemidir. Kur’an’ın aydınlık dünyasından ve eşsiz mesajlarından yararlanabilmek için, arı-duru bir niyete sahip olmak, farklı beklentilerden uzaklaşmak ve hakikati elde etmeye programlanmak bir zorunluluktur.
 
Eli kirli birinin, başka bir yeri o kirli elle temizlemesi nasıl mümkün değilse ve önce kendi elini temizlemek zorundaysa, aynı şekilde, niyeti temiz olmayan birisinin de Kur’an’ın hakikatlerinden yeterince yararlanması mümkün değildir.
  
Kuran okurken abdest almak değil euzü çekmek emredilmiştir: “Kuran okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın”
(Nahl 16/98)
            
Kuran okurken bize emredilen sadece “euzu” olup, besmele çekmek farz değildir. Lakin Türkiye’de euzu ile besmeleyi birlikte söylemek adet olmuştur. Kişi anlayarak kuranı okuduğunda, hem doğru yolu bulmuş olur hem de bu ayetler onda sürekli olarak hayra yönelme gücü oluşturur. Şeytan ise, bu en hayırlı işe en başta vesvese karıştırmak istediğinden, Allah kuran okumaya başlarken kendisine sığınmamızı emretmiştir.
 
“Kullarım üzerinde senin bir yetkin yoktur, vekil olarak Rabbin yeter”(17/65) Euzu çektiğimizde vekil edinerek, Allah’ın korumasına sığınarak vahyi anlamada ve yaşamada O’ndan yardım istemiş oluyoruz.
   [Resim: ckPXiU.png]
  
Yani, istiaze bir sığınma, bir ruh hali uyandırma operasyonudur insanda. Bir bilinç inşasıdır.  
Niçin?
Çünkü Allah’ın vahyine bilinçli bir şekilde muhatap olmamız  istenmektedir. Çünkü Allah insanı  vahyine  bir inek gibi, kuş gibi, sinek gibi, solucan gibi değil, Allah’ın kendine akıl nimetini ihsan ettiği  şuurlu ve akıllı bir varlık olarak  dinlemesini, algılamasını istemekte.
Bu bilinç tamamen Allah’a teslimiyettir. Her türlü yasak ve düşünceye kalp ve kafamızı kapatmak  demektir.  Bu anlamda euzu………..    diyen bir insan  ‘’vahyin diriltici soluğuna  teslim oldum’’ demiş oluyor. Çünkü vahiy, karşısında diri bir bilinç, diri bir insan, diri bir şuur, diri bir yürek istiyor.
 
Yasin
 suresinde geçen bir ayet şöyle diyor: ‘’ Kur’an’ın indirilişi diri olan kimseleri uyarmak içindir.’’ Demek ki Allah hitabının karşısında, vahyinin karşısında ölü ruhlar istemiyor. Ölü bedenler istemiyor. Şuursuz insanlar istemiyor. Buradaki dirilik elbette fiziki bir dirilik değil, zihni, kalbi bir diriliktir.
 
Onun için istiaze bir diriliştir. Dirilişin anahtarıdır. Siz bu sözü söylemekle ‘’ - Ey Allah’ım senin hitabına diri bir yürek, diri bir bilinç  ve diri bir şuurla  buyur diyorum’’ dersiniz.
 
‘’-Buyur Ya Rabbi! Gönlüme hitabını konuk et, kelamını konuk et. Ve ben senin emrine bu şekilde amade olduğumu duyuruyorum’’ demektir.
  
İstiaze 
(sığınma) bir şeyi söylemek değil, bir tavır almaktır.
Kur’an okumaya başladığın zaman kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığın. Yani  ‘’sığınırım  de!..’’ değil. SIĞIN!
Bir şeyi söyle diye emredilmiyor. Bir şeyi yap diye emrediliyor.
 
Neyi yapacağız?  Sığınma işlemini.
 
Neyle yapacağız? Bilinçle yapacağız.
 
Niçin yapacağız?
 
Çünkü Kur’an karşısında diri bir insan istiyor. Onun için istiaze Peygamber (A.S.) ‘ın  Kur’an’a  ve  namaza başlarken  daima söylediği bir cümle idi.  Sadece söylediği değil, yaptığı bir eylem idi.  Klap eylemi idi, zihni yeniden bir inşa idi.
 
 [Resim: ckPXiU.png]
BESMELE  (Bismillahirrahmanirrahim)
   
Kur’an’ı bir siteye benzetirseniz, muhteşem bir siteye, bu sitenin kapısı Fatiha’dır diyebiliriz. Fatiha eğer Kur’an sitesinin kapısıysa, bu kapının anahtarı da besmeledir.  Bismillahirrahmanirrahim anahtarıyla bu kapıyı  açarsınız.
  
Hicr suresi 87. ayet nedeniyle Fatiha’nın 7 ayet olduğu kesindir. Lakin, başındaki besmelenin ayet olup olmadığı tartışmalıdır. Neml 30. ayetteki besmele, Kurandan bir ayettir. 
Her surenin başında bulunan besmele ise; Çoğunluk besmeleyi 1.ayet saymamaktadır. Besmeleyi, 1.ayet sayanlar, “sıradellezine…”yi 7.ayet saymaktadır. Besmeleyi ayet saymayanlar ise “gayrilmağdubi”den itibaren kısmı 7.ayet sayarlar.
  
Besmelenin salt anlamı : Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…
  
 
Başında ki B harfi  ilsak içindir arap dilinde. Yani bir şeyi bir şeye bağlamak içindir. İki şey arasında köprü kurmak. İki şey arasında iletişim sağlamak içindir besmelenin başındaki B harfi.  Peki besmele neyi  neye bağlıyor? Bu ilsak ne içindir? Besmelenin sırrı da burada gizli.  Besmeleye tüm hikmetini o harfi vermektedir.
 
Çünkü besmele hayatı Allah’a bağlayan bir köprüdür.
 
Besmele eşyayı kutsala bağlayan  bir bağdır.
 
Besmele yüreği Rabbine  bağlayan bir kablodur.
 
Besmele dünyayı  ukbaya   bağlayan, geçiciyi kalıcıya bağlayan, eşyayı yaradana, mahluku Halık’a bağlayan muazzam bir bağ…
 
Besmele bu anlamıyla bir hayat felsefesidir. Besmeleli insan Allah’lı insandır. Bir işe başlarken Efendimiz (S.A.V.) onun için besmele çeker ve bize de çekilmesini tavsiye ederdi.
 
Besmele ile başladığımız bir iş Allah’a ısmarladığımız bir iştir. Bir  işe başlarken besmele çekmenizle siz şunu söylemiş oluyorsunuz:
 
1- ‘’Ben bu işimi Allah’lı yapıyorum. Allah’ sız düşünemiyorum. ‘’
 
2- ‘’Ben bu işimi Allah sayesinde yapıyorum. Ondan aldığım güç, akıl, nimet, beden vs sayesinde yapıyorum. Eğer O bu nimetleri bana vermemiş olsaydı ben bunu yapamazdım.’’ Demektir. Bu manada besmele bir teşekkürdür.
 
3- Başka bir anlamıyla ‘’Ya Rabbi senin yardımını istiyorum.’’ Duasıdır. ‘’Ya Rabbi ben bu işi yapıyorum ve yaptığımı sana haber veriyorum ki, sen yardım edesin, yetişesin, el atasın’’ demektir.
 
Onun için günaha besmele çekilmez. Niçin? Allah’ın razı olmadığı şeye Allah’ın adıyla başlanmaz.
 

Hayatı besmeleli olan  bir insan,  hesabı verilecek  bir hayat yaşamış demektir.
 
Besmele
, Neml sûresinin 30. âyetinin bir bölümü ve Fâtiha sûresinin ilk âyetidir.
Besmele, Hz. Süleyman’ın Seba Melikesi Belkıs’a gönderdiği mektubun işe başlangıç cümlesidir. Ayrıca Hz. Nuh’un gemisinin suda yüzmeye başlaması ve durmasının ‘’Allah’ın ismiyle’’ olacağını beyan ettiği bismillah şeklindeki ifadenin de açılımıdır.
  
Bir işe başlarken niyetin önemi neyse, Besmele’nin önemi de odur. Besmele, hayatı bilinçli yaşamanın ve Allah’ın adına farkındalığın Kur’an’casıdır. Bu farkındalık gereği insan, hatalardan ve yanlışlardan uzaklaşmayı da önemli ölçüde başarır.
 
Biz Müslümanlar hayırla neticelenmesi için yasaklanmış olan kötü ve çirkin işler dışındaki her işimize besmeleyle başlarız. Bu, bizim örf ve adetlerimizin ge­reği olduğu gibi Rabbani bir emirdir de. Herhangi bir işi yapmaya başlamadan önce Yüce Yaratıcı’mn adını zikretmek, Allah tarafından Peygamber’e vahyedilmiş olup bu aynı zamanda bir edep ve saygı kuralıdır.
 
Bismillâhirrahmânirrahîm  
dediğimizde Allah, Rahman ve Rahim isimlerinin bu ayet içinde yer aldığını görüyoruz.  Şimdi bu isimleri biraz tanıyalım:
[Resim: ckPXiU.png]
Allah  ismi özel bir isimdir.
 
Kur’an’ı 
 Hakim’ de  iki bini aşkın sayıda Allah’ın en çok geçen adıdır. Ve bu ad Allah ‘ın özel  adı olması hasebiyle Allah’ın tüm güzel isimlerinin de kendisine sıfat olduğu bir mevsuftur.  (Mevsuf  : Nitelenmiş,  nitelikleriyle belirlenmiş. Sıfat tamlamalarında tamlanan…)
Allah’ ın tüm diğer isimleri bu isme sıfat olarak kullanılır.
 
Allah  ismi Celali Allah’tan başkası için hiçbir şekilde kullanılamaz. Türetilmemiştir. Çoğulu yoktur. Allah’lar denilemez!
Yine Allah lafzı Celali’nin yerini hiçbir isim tutmaz. Onun yerine  bir başka isim geçirilemez. Örneğin tanrı, ilah Allah lafzının yerini kesinlikle tutmaz. Ancak diğer isimleri ile birlikte, Allah’ın has ismi olan Allah kullanılabildeği gibi, Allah ismi dışındaki diğer isim ve sıfatlar da tek başına kullanılabilir.
(Not: Allah lafzı hakkında daha geniş bilgiye ulaşmak için Esma-i hüsna bölümünden faydalanalım.)
  
Er Rahman: Sıfat-ı müşebbehedir arap dilinde. Bu bir şeyin özünü ifade eder. Yani, ‘’bu kimdir?’’ sorusuna  verilen bir cevaptır.
‘’Allah kimdir?’’ diye sorsanız eğer, Cenab-ı Hak kendisini bize ‘’Rahman’dır’’ diye tanıtıyor.  Onun için Er Rahman ismi de Allah’a hastır. İnsana verilemez.
 Er Rahman özel bir isimdir ancak tecellisi tüm alemi kapsar.
Allah Rahman ismi sayesinde yerlere, göklere lütfeder. Rahman isminin kapsamında  yalnız mü’minler değil kafirler de vardır. Yalnız canlılar değil, cansızlar da vardır. Yalnız şuurlular değil, şuursuzlarda vardır. Yani Allah Rahman ismi sayesinde gökleri tutmakta, hayvanları yaşatmakta, ağaçları otları ve tüm alemi, varlığı ayakta tutmaktadır. İşte bunlar Rahman isminin bir tecellisidir.
 
Rahim
 ismi  ise Allah’ın fiili sıfatına dalalet eder. Rahman zatına dalalet eder. Yani :’’Ey Allah’ım sen kimsin?’’ sorusuna  ‘’Rahman’dır’’ cevabını  verebilirsiniz.  Peki  ‘’Rahim’dir’’   cevabı hangi soruya verilebilir?   ‘’Ey Allah’ım, sen yaptığın işi nasıl yaparsın?’’  sorusunun cevabıdır.
 
Yani: -Rahmetle yaparım ben Rahman’ım, acıyanım, ben Rahmetliyim, ben merhametliyim, ben şefkatliyim, ben severim. Yaptığım işi de rahmetle yaparım. Muamelemi rahmetle yaparım… demektir.
 
Onun için Rahim ismi fiilidir. Rahman ismi zatidir.  Öz varlığına yönelik bir
 sıfattır, boyuttur Rahmet. Ama Rahim Allah’ın fiiline ilişkindir. Yaptığı her bir şeyi rahmetle yapar, demektir. Bunun için Allah zatında rahmetli, fiillerinde merhametliidir.
 
Biz besmeleyi bu manada şöyle tercüme edebiliriz: 
 

Rahman özelliğiyle tüm yarattıklarına merhametle muamele eden Allah’ın adıyla…
 
Rahman sıfatı sadece Allah-u Teala için, Rahim ise  hem Allah hem de diğer varlıklar için kullanılmaktadır. Örneğin Tevbe suresi 128.ayette Hz. Muhammed, Fetih suresi 29.ayette ise Peygamber ve sahabe için “Rahim” sıfatı kullanılmaktadır. Genel kabul, Allah’ın Rahman sıfatının, “tüm varlıkların ve mümin-kafir ayırt etmeksizin” insanların bütün ihtiyaçlarını karşılamasını “Rahim” sıfatının ise, “ahirette sadece müminlere cennette nimetler vermesini” ifade ettiği şeklindedir.
 
Araf 32.ayet şöyledir; “De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı süsü (yakışan giysiyi), temiz ve lezzetli rızıkları kim haram etti? De ki, bunlar dünyada esasen müminler içindir; Kıyamet gününde ise sadece onlar için olacaktır.” Bilen bir toplum için âyetlerimizi böyle açıklarız.”(7/32). 
 
Bu ayete göre Rahim sıfatının sadece ahirete yönelik olduğu yaklaşımı isabetli değildir. Yine bu ayet, islamda fakirizmin olmadığını gösterir. Zekat, sadaka ve diğer gerekli sosyal sorumlulukları yerine getirip, büyüklenmedikçe zenginlik sahibi müminlerin servetleri ölçüsünce bir hayat yaşamaları yasaklanmış değildir.
 
Hem Rahman hem de Rahim kelimesi, rahmet köküyle ilgilidir. Türkçemizdeki Rahim ve sıla-i Rahim (akrabalık ilişkisi) ifadesi de rahim köküyle ilgilidir. Bizim kanaatimize göre Rahman,; sonsuz iyilik sahibi olmayı ifade etmekte olup, Allah’ın tüm varlıkları, hiç bir ayırım gözetmeksizin bütün ihtiyaçlarını vermesi, besleyip büyütmesi, olgunlaştırmasıdır.
  
Rahim sıfatı ise; gayret gösteren kullarına Allah’ın rahmetini, özel ikramlarını ifade eder. Başka bir ifade ile Rahman sıfatı; herkese yönelik iyilikleri, Rahim ise gayret gösteren kimselere yapılan özel ikramları anlatmaktadır. Araf 156. ayet şöyledir; 
 
“Derler ki: Rabbimiz, bu dünyada bize iyilik yaz, Ahirette de… Biz sana yöneldik.” Allah dedi ki: “Azap edeceğime, koyduğum düzene göre azap ederim. İkramım ise her şeyi kaplar. İlerisinde onu, korunanlar ve zekât verenler ile âyetlerime inananlara yazacağım.”(7/156) 
  
Bu ayette, “yazacağım” ifadesinin kullanılması insanların önceden belirlenmiş bir kaderlerinin bulunmadığını göstermektedir. İkinci olarak, Allah’ın rahmetinin takva, zekat, ayetlere inanma gibi çalışıp gayret etme şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.
 
Türkçemizde “rahmet”, merhamet anlamında kullanılmaktadır. Merhamet; “acımak” (kalp yumuşaklığı) ve “yardım etmek” fiillerini kapsar. İnsanın merhameti (rahmeti) gücü yetiyorsa yarım etmek, imkan bulamıyorsa üzülüp acımak şeklinde tecelli etmektedir. Allah’ın gücünün yetmediği bir şey olamayacağından, O’nun rahmeti, çalışıp hakeden kullarına yapmış olduğu iyilik ve ikramlarıdır.
 
Besmeleyi “Rahman ve Rahim olan” şeklinde Türkçeye çevirmek de uygun değildir. Çünkü muhatap, bu iki kelimenin anlamını bilmemektedir. Elmalılı; Rahman kelimesinin “esirgeyen şeklinde çevrilmesi yanlış bulmaktadır. Çünkü esirgemek kelimesinde, “cimrilik edip vermemek” anlamı vardır.

[Resim: ckPXiU.png]
 
Besmele  sadece Muhammed ümmetine has bir cümle değil, bir anahtar değil, önceki islam peygamberlerinin de kullandığı bir anahtardır.
Nuh A.S. ‘da gemiye binerken ve tüm inananlarını gemiye alırken, gemi hareket etmeden gemiyi bu cümle ile hareket ettiriyor. Buradan anlaşılıyor ki, insanlık tarihi boyunca    islam peygamberlerinin  tümü besmeleyi bir  anahtar  olarak kullanmıştır.
Bu bize neyi ifade eder?
Şunu:  Evrensel değişmez değerlerin öbür adı olan İSLAM’ın değişmez değerlerinden biri de besmelenin verdiği bakış  açısıdır.   Yani;
 
1-Allah insanın her bir işine karışır.
 
2-İnsan eğer Allah’ın yardımını istiyorsa Allah ile başlamak durumundadır.
 
3-İnsan yaptığı her bir şeyde Allah’a olan borcunu  hatırlamak ve ona teşekkür etmek durumundadır.
 
İşte bu insanlığın değişmez  değerlerinden birinin, değişmez bir göstergesidir.
İlk inen ayet besmeleyi emrederek başlıyordu. Alak suresi ilk ayet:’’Yaratan Rabbi’nin adıyla oku!’’

Demek ki peygambere ilk indirilen ayet besmele ile  başlamasını emrediyor. Yani besmele ile başlamıyor, ama besmeleyi emrediyordu. İşte peygamber bu emri tutarak Kur ‘an okumaya  besmele ile başladı.
  
Sadakallahul azim. (Azim olan Allah ne güzel, ne doğru söyledi.)
Rabbimizden, Kur’an’la olan dostluğumuzu arttırmasını, vahiyle olan tüm kavli ve fiili dualarımızı kabul buyurmasını canu gönülden niyaz ederiz. Amin.
   
   
 
Kaynaklar:
DİB Aylık Dergi, Ziya Şen, İstiaze ve Besmele
Süleymaniye Vakfı Tefsir Çalışmaları, Abdulaziz Bayındır
Kısa Surelerin Tefsiri, Mehmet Okuyan
Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir Mustafa İslamoğlu

Bu öğeyi yazdır

  Duanın Adabı (2)
Gönderen: Selâm - 23-07-2020, 07:47 - Forum: Dua - Cevap Yok

[Resim: oJGs27.jpg]

Duanın Adabı (2)

 
Ömer’in Mescidde Cemaatle Dua Etmesi
 
Ebu Esid’in azadlısı Ebu Said’den: ‘’Ömer bin Hattab yatsıdan sonra mescide gelir, 
namaz kılanların dışında kim varsa dışarı çıkarırdı. Bir seferinde Mescidde, içlerinde 
Ubey bin Ka’b’ın da bulunduğu Rasulullah’ın ashabından bir grubun yanına uğradı ve Übey’e:
-Kim bunlar? Diye sordu. Übey’de:
-Senin tebaandan bir gruptur, ey Mü’minlerin Emir’i! Dedi.
Ömer:
-Namaz kılındığı halde siz neden hala buradasınız? Dedi. Übey:
-Oturduk, Allah’ı zikrediyoruz, diye cevap verdi. 
Bunun üzerine Ömer’ de onlarla beraber oturdu ve en yakınında olan birine:
-Başla, dedi. O da dua etti. Ömer sırasıyla herkesin dua etmesini istedi. Nihayet sıra bana geldi.
Ömer’in yanındaydım. Bana da, haydi başla, dedi.
Sıkıldım, beni bir korku sardı, başladım. Ömer sıkıldığımı anladı ve :
-Allah’ım Bizi affet, Allah’ım! Bize merhamet et, deseydin ya! Dedi. 
Sonra Ömer kendisi duaya başladı:
Toplulukta ondan daha çok ağlayan ve daha çok gözyaşı döken olmadı. Sonra:
-Yeter artık, dedi, bunun üzerine topluluk dağıldı.’’
   
Salihlerden Dua İstemek
 
Ömer’den (r.a.): ‘’Umre yapmak için Peygamber’den (s.a.s.) izin istedim. Bana izin verdi ve:
-Duanda bizi de unutma kardeşim, buyurdu. Bütün dünya benim olsa bile bu söz kadar beni sevindirmezdi.’’
 
Ebu Ümame El-Bahili’den (r.a.): ‘’Bir defasında Paygamber (s.a.s.) evinden çıkmıştı. 
Bizim kendisinden bize dua etmesini arzu ettiğimizi farketmiş ve:
-Allah’ım! Bizi affet, bize merhamet et. Bizden razı ol. Dualarımızı kabul et, bizi cennete girdir. 
Bizi ateşten koru ve bütün işlerimizi ıslah et, diye dua etti. Biz duayı arttırmasını isteyince de,
-Sizin için gerektiği şekilde bütün duayı yaptım, buyurdu.’’
  
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Kumlarda Kıvranan Bir Adamdan Kardeşlerine Dua Etmesini İstemesi
 
Talha bin Ubeydullah’dan (r.a.): ‘’Bir gün adamın biri dışarı çıkıp elbiselerini çıkarmış 
kızgın kumlar üzerinde kıvranıyor ve kendi kendine:
-Cehennem ateşini tad! Sen geceleri bir leş gibisin, gündüzleri de tenbel birisin, demeye başladı. 
Bu sırada adam, ağacın gölgesinde duran Peygamber’i gördü ve hemen yanına gelerek:
-Nefsim beni yendi, dedi. Peygamber’de (s.a.s.) O’na:
-Hiç şüphen olmasın ki  semanın kapıları senin için açılmıştır ve 
melekler seninle iftihar etmektedirler, buyurdu, sonra ashabına dönerek:
-Kardeşinizden istifade ediniz, dedi. Bunun üzerine herkes:
-Ey Filan, benim için dua et, demeye başladılar. Hz. Peygamber (s.a.s.):
-Hepsine toptan dua et, buyurdu. Adam:
-Allah’ım! Takvayı bunlara azık kıl, hepsinin işini hidayet üzere birleştir, diye dua etti. 
Peygamber’de (s.a.s.):
-Allah’ım! Bunu doğruya yönelt, deyince, Adam:
-Cenneti, varacakları yer kıl, dedi.
  
Büreyre’den (r.a.): ‘’ Bir ara Peygamber (s.a.s.) gezintiye çıkmıştı. 
Kızgın kumlar üzerinde yuvarlanan bir adama rastladı. Adam:
-Ey Nefis! Geceyi uykuyla gündüzü de batıl şeylerle geçiriyorsun, 
bir de cenneti umuyorsun, diyordu. Adam, nefsine yapmayı adet ettiği şeyi bitirdikten 
sonra bize döndü Peygamber (s.a.s.):
-Kardeşinizin peşini bırakmayın, buyurdu. Biz de adama:
-Allah sana rahmet etsin, bizim için Allah’a dua et, dedik. O da:
-Allah’ım! Hepsinin işini hidayet üzere birleştir, diye dua etti.
-Daha artır, dedik.
-Allah’ım! Takvayı onlara azık kıl, dedi. Biz:
-Biraz daha dua et, dedik. Peygamber de (s.a.s.):
-Onlara duanı artır, buyurdu. Adam:
-Allah’ım! Peygamberi muvaffak kıl. Allah’ım! Cenneti varacakları yer kıl, diye dua etti.
  
Esir bin Cabir’den (r.a.): ‘’ Ömer Üveys’tan el- Karaniye:
-Benim için Allah’tan af dile, dedi. Üveys:
-Sen Rasulullah’ın arkadaşısın, ben sana nasıl af dileyeyim, dedi. Ömer (r.a.):
-Rasulullah’ın (s.a.s.), ‘’Tabiilerin en hayırlısı, Üveys denilen adamdır, buyurduğunu işittim. Dedi.’’
  
Başka rivayette: ‘’Peygamber (s.a.s.):
-Sizden kim O’nunla karşılaşırsa, sizin için istiğfar etmesini söylesin, buyurdu.’’
 
Abdullah bin Er-Rumi’den:
-O gün için Zaviye’de bulunan Enes bin Malik’e (r.a.):
-Kendileri için Allah’a dua edesin diye kardeşlerin Basra’dan kalkıp senin yanına geldiler, denildi.
Enes (r.a.):
‘’Allahümağfirlena ve’r hamna ve atina fi’d-dünya haseneten ve fi’l Ahireti haseneten ve kına azabe’n-nar = 
Allah’ım! Bizi bağışla, bize merhamet et. Bize dünyada ve ahirette iyilik nasip et. 
Bizi ateş azabından koru.’’ 
Diye dua etti. Ondan duasını artırmasını istediler. Enes’de aynı şekilde dua etti ve:
-Eğer bu isteğiniz verilirse, Dünya ve Ahiretin hayrı size verilmiş olur, dedi.
  
İsyan Eden İçin Dua Etmek
 
Hz. Ömer’in İçki Müptelası Birine Dua Etmesi
 
Yezid bin Esam’dan: ‘’Şamlılardan ihtiyaç sahibi bir adam vardı. 
Zaman zaman Ömer’in (r.a.) yanına gider gelirdi. Bir süre Ömer onu göremeyince:
-Falan oğlu filan ne yaptı böyle? Diye sordu.
-Ey Mü’minlerin Emiri! O adam şaraba müptela oldu, dediler. Ömer katibi çağırdı ve:
-Hattab oğlu Ömer’den falan oğlu filana şunları yaz:

‘’Sana selam olsun. Senin adına, kendisinden başka ilah olmayan, günahları bağışlayan, 
tevbeyi kabul eden, cezalandırması şiddetli olan, güç ve kuvvet sahibi Allah’a hamdediyorum. 
Ondan başka ilah yoktur ve dönüş O’nadır.’’ dedi. Sonra arkadaşlarına:
-Kalben tevbe etmesi ve Allah’ın da tevbesini kabul etmesi için kardeşinize dua edin, dedi.
Ömer’in mektubu adamın eline geçince adam mektubu tekrar tekrar okuyor ve:
-Demek Allah günahları bağışlayan, tevbeyi kabul eden ve cezalandırması şiddetli olandır.
 Ömer beni Allah’ın azabından sakındırıyor ve Allah’ın beni affedeceğini vadediyor, diyordu.
 
Cafer bin Bürkan’ın rivayetinde şu ilave vardır:
‘’Adam mektubu kendi kendine tekrar tekrar okudu. Sonra ağladı ve bir daha içmemek üzere içkiyi terketti.
 Ömer, adamın durumundan haberdar olunca:
-Bir kardeşinizin hataya düştüğünü görürseniz siz de böyle yapın, onun vaziyetini düzeltin, 
onu Allah’ın affına güvendirin ve tevbesini kabul etmesi için Allah’a dua edin. 
O’nun aleyhine şeytana yardımcı olmayın, dedi.’’

Duaya Başlama Kelimeleri

Büreyde’den (r.a.): ‘’ Rasulullah (s.a.s.) bir adamın:
‘’Allah’ım! Ben senden şu vesile ile istiyorum; Şahadet ediyorum ki muhakkak sen, sen Allah’sın, 
Senden başka ilah yoktur. Birsin, herşey sana muhtaç olduğu halde sen hiçbirşeye muhtaç değilsin. 
Doğmadın, hiçkimse senin dengin değildir.’’ Diye dua ettiğini işitti. Bunun üzerine adama:
-Doğrusu kendisiyle istendiği zaman verilen, onunla dua edildiği zaman icabet olunan ismi a’zam ile 
Allah’tan istemiş oldun, buyurdu.’’
 
Muaz bin Cebel’den (r.a.): ‘’Peygamber (s.a.s.) bir adamın,
-Ey Celal ve İkram sahibi Allah’ım, diye dua ettiğini işitti. Adama:
-Duana icabet olundu, işte buyurdu.’’
 
Enes bin Malik’den : ‘’Peygamber (s.a.s.) Ebu Ayyaş Zeyd bin Samit Ez- Züraki’ye uğramıştı. 
O sırada O namaz kılıyordu.
‘’Allahümme inni es’elüke bienne leke ahmed la ilahe illa ente ya Hannanü ya Mennanü, 
ya bedia’s-semavati ve’l-ardı, ya ze’l-Celali ve’l ikram : 
Allah’ım! Senden istiyorum. Zira ancak sana hamdediyorum. 
Senden başka ilah yoktur. Ey kullarına istenmeden bolca rahmet eden, 
ey kullarına bolca ihsanda bulunan, ey gökleri ve yeri yoktan var eden, ey Celal ve ikram sahibi olan Allah’ım!’’
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.) Ona:
-Allah’dan, dua edildiği zaman icabet olunacağı, istendiği zaman verileceği 
İsmi A’zamını vesile kılarak istemiş oldun, buyurdu.’’
   
  

       

Kaynak: (Hayatü’s-Sahabe, Muhammed Yusuf Kandehlevi, Huzur Yayınları,cilt4)

Bu öğeyi yazdır

  Fırtına Çıktığında Uyuyabilir misiniz?
Gönderen: Selâm - 22-07-2020, 19:45 - Forum: Hikaye - Cevap Yok

[Resim: QSBNaQ.jpg]
     
  
    
Fırtına Çıktığında Uyuyabilir misiniz?
    
   
Bir çiftçi, “fırtınası bol” olan bir tepede bir “çiftlik” satın almıştı… Çiftliğe yerleştikten sonra, 
ilk işi bir “yardımcı” aramak oldu. Ama; ne yakınındaki köylerden, ne de uzaktakilerden 
hiç kimse onunla çalışmak istemiyordu. Çalışmak için müracaat edenlerin çoğu da,
“çiftliğin yeri”ni görünce, çalışmaktan vazgeçiyor;
 “Burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur” diyorlardı.
 
Nihayet; çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam, işi kabul etti.
Çiftlik sahibi; adamın haline bakıp “Çiftlik işlerinden anlar mısın?” diye sormadan edemedi.
“Sayılır” dedi adam;
 
“Fırtına çıktığında uyuyabilirim!”
 
Çiftlik sahibi, bu “ilgisiz sözü” biraz düşündü, sonra boşverip, adamı işe aldı.
Zaten, başka çaresi de yoktu.
Haftalar geçtikçe, adamın “çiftlik işlerini düzenli yürüttüğünü” görünce, içi rahatladı.
İşler, tıkır tıkır yürüyordu…
Taa ki;
O “fırtına”ya kadar!.. 
 
Gece yarısı, fırtınanın o müthiş “uğultu”suyla uyandı…
Öyle ki;
Bina çatırdıyordu!..
Yatağından fırladı!..
Yardımcısının odasına koştu;
 
“Kalk!.. Kalk!.. Fırtına çıktı… Bu fırtına her şeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım!”
 
Adam, yatağından bile doğrulmadan, mırıldandı:
  
“Boşverin efendim; gidin yatın!.. 
 
Ben size fırtına çıktığında uyuyabileceğimi söylemiştim ya!..”
  
Çiftçi, adamın bu rahat, bu umursamaz tavrı karşısında çılgına dönmüştü…
O öfkeyle, kararını verdi… Ertesi sabah, ilk işi; bu adamı işten kovmak olacaktı.
Ama, şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu… Ki, hasarı ucuz atlatsın!..
Dışarı çıktı,
“Saman balyaları”na koştu…
Aaa, o da ne?..
Saman balyaları birleştirilmiş, sıkıca bağlanmış ve üzerleri de muşamba ile örtülmüştü!..
Ahıra koştu…
İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı da sıkıca kapatılmıştı…
Tekrar evine yöneldi… Baktı ki, evin “kepenk”lerinin tamamı kapatılmış…
Çiftçi, hayli rahatlamış bir halde odasına döndü ve yatağına yattı.
Fırtına, uğuldamaya devam ediyordu.
Gülümsedi ve gözlerini kapatırken şöyle mırıldandı;
 
“Fırtına çıktığında uyuyabilirim!”
 
……
 
“Sıkıntılara; zihnen (bilgi, plân), manen (dua) ve maddeten (tedbir) hazırsanız, 
fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz.
 
Hem de, hayatınız boyunca.”

Bu öğeyi yazdır

  Fıkranın Düşüncesi Düşüncenin Fıkrası
Gönderen: Selâm - 22-07-2020, 19:17 - Forum: Makale - Cevap Yok

[Resim: FFAEHW.jpg]

   
  
Fıkranın Düşüncesi Düşüncenin Fıkrası
    
 
Fıkraların düşündürürken güldürdüğünü hepimiz biliriz. Nasreddin Hoca’nın “Papağan ile Hindi” 
fıkrası da böyleleri arasında. Malum, Nasreddin Hoca bir gün pazara gittiğinde bir papağanın 
çok yüksek fiyata satıldığına şahit olur. Şaşırır şaşırmasına ama kanatlı türünden kendi 
kümesinden bir hindiyi kaptığı gibi pazara getirir ve papağanın satış fiyatının çok üstünde 
bir fiyat isteyerek etrafa seslenmeye başlar. Meraklı müşteriler Hoca’nın başına toplanır, 
“Bu hindiye neden bu kadar çok para istiyorsun?” diye sorarlar. Nasreddin Hoca da 
az önce bir papağanın çok yüksek fiyata satılmasını örnek gösterir. Etrafındakiler ikna olmazlar tabii, 
“Ama o papağan konuşur.” diye itiraz ederler. Nasreddin Hoca durur mu, 
“Bu hindi de düşünür.” diyerek itirazları bastırır.
 
Bu fıkra, ilk bakıldığında Nasreddin Hocanın aleyhine görünen şartları kıvrak zekâsı ile 
lehine yorumlama çabasının bir ürünü gibi görünse de bir başka açıdan bakıldığında durum farklıdır. 
Aslında fıkra, düşünme eyleminin papağan gibi konuşabilme yeteneğine sahip olmaya evla görülmesi 
gerektiğini ima etmektedir ve belki de dönemin papağanlarına bir gönderme kabilindendir. 
Öyle ya nihayetinde bir papağan, sadece etrafında sık sık duyduğu birkaç kelimeyi taklit ederek telaffuz edebilir. 
İnsanlar bağlamına taşıdığımızda fıkra, papağan gibi duyduğu, bildiği birkaç cümleyi telaffuz etmektense 
düşünce sürecini olabildiğince derinleştirerek yol almak, daha evladır demektedir.
 
Düşünme üzerinde çokça düşünen filozoflardan Schopenhauer:
  
''Eğer bir insan düşünmek istemezse bunun en güvenli yolu, her boş vaktinde 
eline bir kitap alıp okumasından geçer.” der. 
  
 

Bu düşünce ilk etapta üzerimizde fıkra etkisi yapsa da Schopenhauer bu konuda çok ciddidir. 
Ona göre insan ne kadar çok okursa o kadar az düşünür. 
Zira düşünmek için bilgilerin büyük oranda yaşamdan devşirilmesine ve bir anlamda 
sindirilmesine ihtiyaç vardır. O, yaşamdan devşirilen düşüncenin, karşımızda duran çok güzel bir
tablo gibi olduğunu, renk uyumu, ışık-gölge ve diğer özellikleri bakımından mükemmel olduğunu söyler. 
Buna karşılık bütün meziyeti çokça okumak, sistematik eğitimden geçmek ve öğrenim görmek olan kişilerin 
zihin ürünlerinin anlamdan yoksun bir palete benzediğini savunur. 
 
Evet, görünürde palette bütün renkler mevcuttur fakat o, asla anlamlı bir eser gibi durmamaktadır.
Geçen yazılarımda da olduğu üzere yine geçen günlere bir döneceğim. 
Geçen gün, ancak gelip geçmediği için bugünümde beni ziyarete gelen gün,
 lise yıllarında aynı sıraları paylaştığım bir arkadaşım 
  
“O yıllarda ne güzel münazaralar yapardık, 
'çok okuyan mı bilir, çok gezen mi bilir?’ ne çok tartışırdık değil mi?” dedi. 
  
Ben de “O soruların cevabını hâlâ arıyoruz galiba.” dedim.
 
 “Nasıl canım? Hiç de bile, tabii ki çok gezen bilir!” demez mi? 
 
Öyle ya, arkadaşım münazarada gezen tarafın savunusunu yapmaktaydı. 
Yıllar sonra parkta hoş sohbet gezerken hâlâ o tarafta galiba diye düşündüm ve ekledim: 
Schopenhauer’a bu soruyu soracak olsaydık galiba cevabı “Çok düşünerek çok gezen bilir.” olurdu. 
Çünkü o, hayatlarını okuyarak geçirenleri, bildiklerini kitaplardan elde edenleri, 
bir belde hakkındaki bilgiyi seyyahların anlattıklarından öğrenenlere benzetir. 
Bu kişiler belde hakkında çok şey söylüyor olabilirler. Ancak orada yaşamadıkları için bu bilgileri sığdır.
 
Şimdi düşündüm de, konu üzerinde hâlâ düşünmek mümkün. 
Bilginin yaşandığı zaman gerçekten bilinebileceğine ben de kaniyim. 
Ancak yaşananlardan ne bilinebileceği de insanın okuyarak, düşünerek, sorular sorarak, 
bilinç açıklığını zamanla kazanarak elde edebileceği bir kazanım değil mi? 
Bazen insanlar çok şey yaşar, çok şey görüp geçirirler. 
Ancak o yaşantıların onlarda bir bilgi hazinesine dönüşebilmesi için de 
bir bilinç açıklığı belki bir tür zihni patika gerekir. 
Çok okumak mı, çok gezmek mi, çok yaşamak mı, çok içselleştirmek mi? 
Sorular daha da uzayıp gidebilir. Zannımca okuduklarını yaşayan, yaşadıklarını da okuyan bilir ve 
sanatkârane bir düşünür olabilir. 
Sizce?
   
   
Yazan: Dr. Hafsa Fidan Vidinli

Bu öğeyi yazdır