Hoşgeldin Ziyaretçi
Mesaj atabilmek için forumumuza kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





Forumlarda Ara

(Gelişmiş Arama)

Forum İstatistikleri
» Üye Sayısı: 351
» En Son Üyemiz: axuvugawepu
» Konu Sayısı: 94
» Mesaj Sayısı: 98

Tam İstatistik

Çevrimiçi Kullanıcılar
Şu anda 27 çevrimiçi kullanıcı var.
» 0 üye | 26 Misafir
Bing

En Son Konular
Mal Sahibi, Mülk Sahibi, ...
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
12-10-2020, 09:00
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 167
İBADET
Forum: İslami Kavramlar
Son Mesaj: Selâm
11-10-2020, 08:11
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 54
FATİHA SURESİ (Ders-4)
Forum: Kur’an-ı Kerim ve Tefsir
Son Mesaj: Selâm
07-09-2020, 23:41
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 234
Cennete Gitmenin Şartı
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
06-09-2020, 12:39
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 203
ORGAN HİKAYESİ (13+)
Forum: Multimedya
Son Mesaj: Selâm
05-09-2020, 12:54
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 159
Nankörlüğün Sonu
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
03-09-2020, 11:08
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 209
FATİHA SURESİ (Ders-3)
Forum: Kur’an-ı Kerim ve Tefsir
Son Mesaj: Selâm
03-09-2020, 00:05
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 177
“Kibrin Zehirli Meyvesi: ...
Forum: Makale
Son Mesaj: Selâm
01-09-2020, 21:09
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 181
Hüzne Giden Yol
Forum: Multimedya
Son Mesaj: Selâm
01-09-2020, 12:28
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 201
Herkes Ölüme Eşit Mesafed...
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
01-09-2020, 10:48
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 203

 
  Nasıl Yiyelim? 2
Gönderen: seymauslu - 18-08-2020, 14:13 - Forum: Beslenme, Sağlık, Spor - Cevaplar (1)

Yemekte kombinasyon yapılmalı mıdır?

Bizlere yemekleri karıştırarak yemenin çok faydalı olduğu algısı yerleşmiştir. Sofrada hem içecek bulunsun hem yoğurttan protein alınsın hem ciğer yenilsin, ciğerden protein alınsın hem ekmek yenilsin gereken karbonhidrat alınsın, üzerine meyve yensin meyveden vitamin alınsın gibi yanlış bir inanç türemiştir. Kulağa fazla gelse de Türk kültürü ve Türk sofraları göz önüne alındığında bunların hepsinin gerçekten sofrada bulunduğu kabul edilecektir. Sıradan bir iftar sofrasını gözlemleyin lütfen... Eksik olan tek bir çeşit bile bulamazsınız. Tüm gruplar kendi içerisinde ayrı ayrı sunulur. Örneğin içeceklerde, hoşaftan gazlı içeceklere kadar her türlü çeşit vardır. Veya etli nohut yemeği varken bir de ayrı et yemeği yapılır. Çünkü nohudun içerisindeki et yeterli görülmez, et yemeği olarak kabul edilmez. Bu çeşitlilik anlayışı kimi zaman besin değerlerinden ötürü, kimi zaman gösteriş merakından veya daha farklı sebeplerden dolayı sofralara yansır. Ancak sanıldığının aksine fayda değil zarar getirir.

Hazmı için farklı enzimler gerektiren, birbirine uygun olmayan yemekler birlikte tüketilmemelidir. Karbonhidratlar ile proteinler, süt ürünleri ile balık, birkaç inekten sağılarak karıştırılan süt, karışık et(aynı cinsten iki farklı hayvanın eti-2 farklı koyunun eti gibi-, bir hayvanın eti ile bir diğerinin yağı, dana ile tavuk eti veya akla gelebilecek herhangi et kombinasyonu), balık ile et, karışık yağlar(koyun ile inek yağı, katı yağ ile sıvı yağ gibi) birbirine zıttır. Yani aynı gruptan, aynı değerleri içeren besinler, birlikte tüketilmemelidir. Örneğin protein grubu ele alınacak olursa, kıyma ile yumurtanın aynı anda tüketilmesi yanlıştır. Yahut sıklıkla tüketilen karışık kebaplar... Bir tabağın içerisinde hem dana hem koyun hem tavuk eti bulunur. Bir de yanında ayran varsa... Tam bir bombadır artık. Tüm bunların parçalanabilmesi için ihtiyaç duyulan enzimler de birbirine zıttır.
Bu zıtlık, enzimlerin üretilmesine engel olur ya da üretilen enzimlerin birbirini yok etmesine sebep olur. Yenen yemek sindirilemeden mayalanır ya da çürümeye başlar. Bu, midede saatler süren bir işlemdir ve bağırsaklarda da devam eder.
Çürüme veya mayalanma sonucu oluşan zehirli ve asitli kalıntılar, bağırsaklarda yaşayan faydalı mikropları öldürür, sinir uçlarını zehirleyerek bağırsakların hareketini yavaşlatır ve kabızlık ortaya çıkar. Beslenmedeki hatalar devam ettikçe bağırsak duvarları kanalizasyon boruları gibi zehirli, yağlı atıklarla kaplanır, bağırsaklar genişler, cepler oluşur. Ceplerde dışkısal taşlar toplanır ve yıllarca orada kalır. Bağırsakların iç zarında yer alan ve görevi zehirli kalıntıları kana karıştırmadan dışarı atmak olan tüycükleri çürütür. Tüycüklerin çürümesiyle kelleşen bağırsaklarda yaralar oluşur. Böylece bağırsakların iç dokuları, faydalı maddelerin yanısıra zararlı, toksik maddeleri de kana karıştırır. Zararlı maddeler kılcal damarlardan doku sıvılarına kolayca geçerek hücreye ulaşmaya çalışır.. Ancak hücreler, sağlıklı olursa zararlı maddeleri içeri almakta direnir. Beslenme hataları devam ettikçe zararlı maddeler hücre duvarına ve hücreyi korumakla görevli mekanizmalara saldırır ve zamanla onları yıpratır. Hücrenin korunma mekanizması bozulunca besinlerle beraber zararlı maddeler de hücre içine geçerek hücrenin fonksiyonunu(enerji ve gerekli maddelerin üretimi) bozar.
**Sebze nötr bir etkiye sahip olduğu için her besin grubuyla tüketilebilir.


Gün içinde kaç öğün yenilmelidir?

Öğün sayısını belirleyen faktör sindirimdir. Bu noktadaki toplumsal yanılgı, sindirim sürecinin sadece mide ve bağırsaklarda gerçekleştiğinin sanılmasıdır. Oysa sindirim, yenilen gıdaların ayrıştırılıp hücreler tarafından kullanılabilecek hale getirilmesidir. Ki bu da 4 evreli bir işlemdir ve yaklaşık 6-10 saat sürer. Her öğünün sindirim süreci 6-10 saat sürüyorsa, günün 6-8 saatini uykuda geçiren bir insan maksimum 2 öğün yiyebilir
Ama şimdilerde bu sistem komple değişmiş, ara öğünler, ana öğünler, kahve öğünleri derken 2-3 saatte bir yemek yenmeye başlanmıştır. Bu beslenme biçimi sindirim sistemi kurallarına aykırıdır ve sistemi bozar. Çünkü yalnızca 250 gramlık bir öğünün sindirimi bile, midede 3-5 saatlik bir süreç geçirdikten sonra ince bağırsaklara inerek tamamlanır. Birinci hazım böyle gerçekleşir. Birinci hazmı geçen besinler bağırsak mukozası ile emilerek kana geçer ve ikinci hazım için karaciğere gönderilir. Karaciğer, birinci hazımdan gelen protein, karbonhidrat, yağ gibi besin parçalarını daha küçük parçalara ayırır ve bunların bir kısmından kişinin tabiatına uygun yağ, glikoz, enzim, protein, vitamin gibi temel maddeler üretilir. Böylece ikinci hazım tamamlanır ve bu temel maddeler kana geçer; kandaki görevli hormonlar vasıtasıyla hücreye ulaştırılır. Kanda gerçekleşen bu işlemle birlikte üçüncü hazım tamamlanmış olur. Hücrede, şekerden(glikoz) enerji, aminoasitlerden ise farklı proteinler üretilir. Bu da dördüncü hazımdır. 
Sindirim tamamlanmadan inen yeni lokmalar, ara öğünler, latteler işte bu sindirim sürecini bozar. Yeni besin, önceki yemekle karıştığında sindirilemediği için mayalanmaya yol açar; midede yanma, ekşime, gaz ve şişkinliğe sebep olur. Mayalanma ve çürüme sonucu oluşan zehirli kalıntılar ince bağırsaklara inerek "Karışık Yemek" sürecindeki etkileri meydana getirir.
Midede sindirim tamamlandıktan sonra ikinci bir yemek yenebilir. Ama 3-5 saat arayla yemek yendiğinde, organizma dört seviyede yoğun bir hazım işlemiyle uğraştığından diğer fonksiyonlarda çok zorlanır ve "yemekte miktar" konusunda bahsedilen kanda atıkların birikmesi, organların kapasitesinin zorlanması durumları meydana gelir. İkinci öğün için en iyisi, sindirimin tamamen bitmesini beklemektir. Bu da yemeğin cinsine, miktarına ve özelliğine göre 6-10 saat sürer.

Gereğinden fazla öğün tüketmenin bir negatif etkisi daha vardır. İnsanların büyük çoğunluğu bu rahatsızlıklardan muzdariptir. Tedavisi olmadığı idda edildiği için de ömür boyu ilaçla yaşamak zorunda kalırlar. Var mı bir tahmininiz?
Reflü, ülser ve gaz!

Fazla doldurulan ve besinlerin uzun süre beklemesi-çürümesi sonucu şişen midede mukoza iltihaplanmaya, kaslar gevşemeye ve sarkmaya, kapak mekanizması bozulmaya başlar. Mide içeriği yemek borusuna kaçar. Bu, reflüdür. İltihaplanan mukozada asit, pepsin ve safra gibi sindirim sistemi sıvıları hasar meydana getirir, yaralar oluşur. Bu da ülserdir.
Besinlerin midede uzun süre beklemesi-çürümesi ise gaz yapar.
Tüm bunların önüne geçmek için, öğünlerin arası 6-8 saat tutulmalıdır.
Yemeği saat kaçta sonlandırmak gerekir?
Sindirim için salgılanan enzimler saat 21.00'de tamamen durur. O saatten sonra tüketilen her türlü gıda, sindirilmek için sabah saatlerini bekler. Sabah saat 6'ya kadar çürür. Dolayısıyla son öğün için en uygun zaman aralığı ikindi-akşam arasıdır, ki 21.00'e kadar sindirim süreci tamamlanabilsin.


"Beslenme eylemi bu kadar katı kurallara bağlıyken, hayatın böyle hızlı akması nedeniyle uykudan bile feragat ederken bu anlatılan sisteme nasıl uyum sağlayacağız" denildiğini duyar gibiyim.

Bunların hepsi şeytan vesvesesi ve bahanedir. Mevcut düzeninden çıkmaya korkan veya rahatını bozmak istemeyen insana verilen vesvesedir. Şeytan, "Tatlıyı yemekten önce yiyelim, suyu sonra içelim, kahvaltıyla çay içmeyelim, e sabahtan akşama kadar aç duramayız! Bunların hepsine nasıl dikkat edeceğiz! Her istediğimizi yiyemeyecek miyiz yani?" gibi olumsuz telkinlerle insanı bombardımana tutar. Oysa bir durup düşünsek bunların zaten fıtrata ve sağlığa aykırı olduğuna kanaat getireceğiz. Birisi gelse ve dese ki: "İftarda su içtim, hurma yedim, üzerine çorba içtim, ardından karnıyarık ve pilav yedim, yemek arasında salata yedim, üzerine de tatlı yiyip çay içtim, teravih namazını kıldım geldim bir de Türk kahvesi keyfi yaptım."

Böyle sayınca ne kadar da fazla geldi değil mi? Saydıklarıma dışarıdan bakınca inanamadınız mideye nasıl sığdığına veya nasıl mide fesadı geçirilmediğine. Ancak üzülerek söylemeliyim ki hepimizin yaptığı bu. Fazlası var eksiği yok. İşte yukarıda anlatılan sistem bu bataklıktan kurtarmaya çalışıyor bizleri. İnsanca yaşamamızı sağlıyor, dünyaya keyif sürmek için gelmediğimizin farkına vardırmaya çalışıyor. Elbette bu dünya nimet cenneti. Elbette bu nimetlerin tadına varacağız. Ama ölçüyü kaçırmadan, Allah'ın helal kıldıklarını harama dönüştürmeden, bedeni çöplük haline getirmeden. Aksi takdirde yemek hepimize zulüm olacak. Aklımızı kullanmamızı engelleyecek, bizleri hantal, vasıfsız bir insan haline getirecek, bedenimizi hastalık yuvası yapacak. Hangimiz isteriz bunu?
Lütfen düşünün şimdi: Hangisi daha zor? 1 saat içerisinde 10 kişilik yemek hazırlayabilmek mi yoksa bir günün yarısını yemek hazırlamaya ayırmak mı? Tatlı ile başlayıp yarım saat sonra yemeğe devam etmek mi yoksa tıka basa dolmuş mideye tatlıyı gönderip hazımsızlıktan uyuyamamak mı? Çorba, salata ve pilav ile karnı doyurup sofradan kalkmak mı yoksa üzerine üç çeşit daha ekleyip yediğini sindiremediğinden sodalara sarılmak mı? Suyu yemekten önce içmeye dikkat etmek mi yoksa hastanelerde su bile içemez hale gelmek mi, boğazı delinerek borularla beslenmek mi? Yarı tok bir mideyle rahatça, huşu içinde namaz kılabilmek mi yoksa yemeğin ağırlığından bastıran uykuyla namaz kılmaya çalışmak mı? Bu soru listesi böyle uzar gider.

Bizler vücudumuza, organlarımıza zulmetmeden, dozunda beslenmeliyiz. Şeytana kulaklarımızı kapatmalıyız. Yıllardır alışılmış düzeni değiştirmeye adım atmalıyız. Elbette ilk etapta zor gelecek. Ama bu zorluk uzun sürmeyecek. Belki bir, belki iki hafta. Çünkü Allah kuluna yardım edecek. Kul, Allah'ın rızasını gözeterek hayatını yeniden revize etmeye gayret ettiğinde Allah da kulunu bir başına bırakmayacak. Nefsine ket vurmaya çalışan kulunun elinden tutacak. Allah'ın emri yalnızca namaz, oruç, hac, zekat değildir. Bu bilince varıp, su içerken bile Allah'ın ölçüsünü gözeten kuluna muhakkak yardım edecek.

Artık bizler bahanelerden sıyrılıp, besin gruplarının içeriklerini öğrenmek, dakika başı lezzetlenmek isteyen nefsi ve şeytanı susturmak, hayatı bu düzende götürmeye gayret etmek zorundayız. Mevcut sistem şeytanın oyuncaklarının sistemi ve bizler bu sistemin dışına çıkmak zorundayız.
Müslüman olarak değil, gerçek bir mümin olarak yaşamalıyız. 

Bizlerin bu hayata geliş sebebi dosdoğru kul olmak, şeytana karşı Allah'ın rızası için gayret etmektir. Bunları başarmanın ilk adımı yemekten geçer. Çatlayana kadar yiyen insan hangi enerjiyle kulluk vazifelerini icra edecek, hangi enerjiyle Allah yolunda koşacak, hangi sağlıkla bedenini koruyacak, hangi akılla ilim sahibi olacak? Karnı tıka basa dolmamış insanın, ibadetlerini yerine getirmeye, Allah yolunda koşmaya enerjisi olur. Okuduğunu idrak edebilecek, hayatına tatbik edecek ve içselleştirebilecek aklı olur. Doğru beslenen insanın ibadeti daha hayırlıdır, bedeni sağlıklıdır, ilme yatkınlığı artar, Allah'ın rızasına yanaşma ihtimali yükselir. Namazından aldığı lezzet bile bambaşkadır. Bu yüzden de şeytan, insanı en çok buradan vurur. "Keyfini bozma, bir daha mı geleceksin bu dünyaya, bir daha nerede bulacaksın böyle güzelini?" der. Tam da o esnada insan şunu düşünmeli: "Allah'ın rızasını kazanıp bu dünyadan göçtüğümüzde, cennette çok daha güzellerini bulacağız inşallah." Ve ardından doğru bildiği yolda devam etmeli.


"Pekala bu sistemle beslenelim azmedelim, beslenelim ama artık GDO'suz, katkısız ürün bulmak ne mümkün! Yediklerimiz böylesine zehirliyken doğru beslensek ne olacak!" isyanı gelebilir bu noktada da. 
Evet, bu da haklı bir isyan, hepimizin kanayan yarası. Evet sistem berbat. Dünya berbat. Ama Peygamberimiz Hira'ya çekildiğinde de dünya berbattı. Tüm kötülüklerin içine güneş gibi doğması istendi O'ndan. "Her şey çok kötü, sen her şeyin böylesine çirkin olmasından rahatsızsan isyan bayrağını çek." denmedi. "Onlar kötüyse sen iyi ol, onlar yanlışsa sen doğru ol, onlar yıkıyorsa sen inşa et." dendi. Buradan şunu anlamalıyız: İsyan etmek fayda getirmez. Çözüm odaklı düşünmeliyiz ve düşünürsek mutlaka bir çıkış yolu bulunacaktır. En basitinden, küçücük 2+1 daireye 350.000 TL istendiği bir dönemde yaşıyoruz. Ve o parayı da o eve veriyoruz. Peki neden burası yerine bahçeli bir ev tercih edip de kendi domatesimizi yetiştirmiyoruz? Neden maydanoz biber yetiştirmiyoruz balkonlarımızda? Neden hakiki zeytin yağına 20 TL daha fazla ödemek gözümüze batarken, bir kahve dükkanına 20 TL ödemek gözümüze batmıyor? Neden makarnalarımızı evimizde yapmıyoruz, hazır alıyoruz? Neden ata tohumundan yapılmış unları aramıyoruz da GDO'lu unu alıyoruz?

Statüyü ve rahatlığı, sağlığımıza tercih etmezsek, çıkar yolu bulabileceğimizden emin olabilirsiniz. Ama "Yok ben bunları yapamam, evim işim çocuğum eşim ailem sosyal hayatım var, zamanım yok, bunlara ayıracak bütçem yok" diyorsanız; bir hastane koridorunda hastalıktan kırılan insanlara ve onların harap olmuş ailelerine bakın lütfen. Diyabet nedeniyle ayağı kesilmiş, gözü kör olmuş insanlara bakın. Obeziteyle savaşmaya çalışan yavrulara bakın. Kanserle savaşan ve mikrop girmemesi için steril odalarda günlerce tek başına kalan, psikolojisi bozulan insanlara bakın. O zaman bütçeniz ve ilave zamanınız olur belki...
Kaybedilen sağlığı kazanmak içn sarf edilen efor ve para, sağlığı korumaya sarf edilen efor ve paradan çok daha fazladır, lütfen bunu gözardı etmeyin.
Tüm bunlara rağmen ısrarla bahane sunmaya devam edecekseniz, tercih meselesi diyerek çekiliriz...

Bu öğeyi yazdır

  Nasıl Yiyelim?
Gönderen: seymauslu - 18-08-2020, 13:56 - Forum: Beslenme, Sağlık, Spor - Cevap Yok

Yeme-içme, günümüzde üzerine ciddi tartışmalar yapılan, her geçen gün yeni bir sistem türemesine rağmen doğrusu bulunamayan bir konudur. Çeşit çeşit denemeler yapılıp en optimal biçim bulunmaya çalışılmaktadır ancak sonuç vermemektedir. Belki de çözüm, yeni araştırmalarda değil, geçmiştedir.
Tıp eğitimini Rusya'da tamamlamış, ardından alternatip tıp üzerine eğilmiş, İslam Tıbbı ve Tıbb-ı Nebevi alanına ömrünü harcamış olan rahmetli Aidin Salih, bu konuda günümüze ışık tutmaktadır. Yemekte sıra ne olmalı, yiyecek ve içecek düzenlemesi nasıl yapılmalı, katılar ve sıvılar gibi ayrıntılar üzerinde detaylı çalışmalar yapmıştır. Yemeğin her evresi ve her çeşidi için önemli bilgiler vermiştir. Yemek yemenin zannedildiği kadar basit bir eylem olmadığını, sanat icra eder gibi özenle ilerlenmesi gereken bir süreç olduğunu bilimsel zeminde kanıtlamıştır.
Bu yazıda "Yemek nasıl yenilmelidir?" sorusunun cevabı, Aidin Salih'in çalışmaları referans alınarak aşama aşama incelenecektir.

Yemekte miktar ne olmalıdır?

Yemeğin miktarı ve cinsi, insanın işine, hareketliliğine ve yaşına bağlıdır. Ancak -istisnai durumlar hariç- 250-300 gramdan fazla yememek ve doymadan sofradan kalkmak gerekir. Fazlası, mide kapasitesini aşar. Bu da hem israf kapsamına girer hem de hastalıkların anahtarı niteliğindedir. Hz. Muhammed(s.a.v)'in bir hadisi de bu görüşü destekler niteliktedir:

"Her hastalığın temelinde tokluk vardır." 
Normalden fazla yiyen insanın midesi sindirim için daha çok enzime ihtiyaç duyar. Enzim üretmek için çok enerji harcamak gerekir. Sağlıklı bir insanda mide 200-250 gram yemeğin birinci hazmını, besine ve hazım gücüne göre değişmekle beraber, 3-4 saat içinde kolayca gerçekleştirebilir, bu sırada kalp de zorlanmadan rahatça çalışır. 2 katı yemek yendiğinde ise, sindirim ve fazlalıkların kısmen depolanması, kısmen dışarı atılması için kalbin 4-6 kat daha fazla çalışması gerekir. Bu işlem sadece kalbi değil, sindirim, depolama ve boşaltımla görevli organları da yıpratır.

Gençlerde sindirim daha kuvvetli olduğundan, fazla yenilse de sindirim tamamlanarak fazlalıklar dışarı atılabilir. Ancak fazla yemek alışkanlık halini alırsa bu kuvvet tükenir; atıkların giderek daha az atılmasıyla depolar oluşmaya başlar. Depolar dolduktan sonra atıklar kanla birlikte dolaşır, kan ağırlaşır, dolaşımı yavaşlar, taşıdığı atıkları dokularda bırakır ve çöplükler oluşur. Ağırlaşan kandaki atıklar damarlarda birikmeye ve zamanla damarları tıkamaya başlar. Daralan ve tıkanan damarlardaki kan, dokuları yeterince besleyemeyecek kadar azalır. Beslenemeyen dokular beyne "Açız!" uyarısı gönderir; beyin bu çağrıya cevap olarak iştahı artırır. Bu, insanı daha çok yemeye zorlar; yedikçe kanda atıklar, dokularda çöplükler ve damarlardaki tıkanıklıklar artar. Kan daha da koyulaşır; dolayısıyla dokulardaki beslenme yetersizliği gittikçe artar. 
Bu kısır döngü devam ederken, insanlarda konsantrasyon, hafıza, düşünme, anlama ve öğrenme yeteneği azalır. Fikir uyur, hikmet ölür, organlar durur, insanî sıfatlar atıkların içinde boğulur. 500 gram yemek bile, bedene böylesine zarar verirken, donatılmış iftar sofraları, restoranlardaki envai çeşit masalar, serpme kahvaltılar ve nicelerinin insana ne büyük zararlar verdiği daha iyi anlaşılmalıdır. Nitekim çok yiyen insanlar gözlemlendiğinde ciddi hazım sorunları yaşadıkları, kiloları, aklı kullanamama halleri, odaklanma sorunları, diyabet gibi çok fazla rahatsızlık göze çarpar. Bu durumlar Hazreti Davut'un sözünü akıllara getirir: "Yemek onlar için bir ceza, bir ağ, bir tuzak ve bir pranga olacaktır." Dolayısıyla Allah'ın ikram ettiği nimetleri ceza haline getirmemek için ilk etap, yenilecek miktarı ayarlamaktır.


Yemekle birlikte su mu içilmeli? Su, tokluğu artırır mı? Yemek yanında içecek tüketmek doğru mu?
Ailede yemek kültürünün su ile yemek yemek olarak gelişmesi, yemeğin yanında mutlaka içeceğe ihtiyaç duyulması veya mideyi su ile doldurarak daha az yemek yemeye çalışmak gibi sebeplerle yemek masasına sular da dahil olmaktadır. Ancak doğru bir davranış değildir.
Su içmek için en uygun zaman yemekten 30 dakika öncesi veya en az 1,5 saat sonrasıdır. 
Yemekle birlikte su içmenin hem doygunluk hem de sağlık açısından zararları vardır. Yemek arasında içilen su, tükürükte bulunan enzimlere karışarak onları zayıflatır, tükürük bezleri yeterli miktarda enzim üretemez, tükürük üretimi azalır. Ve ağızda gerçekleşmesi gereken hazım engellenir. Bu da ağızda başlayan sindirimin daha ilk adımdan itibaren bozulması demektir. Dolayısıyla sindirimin ilerleyen aşamalarında görev alan mide, bağırsak ve karaciğer de görevini doğru yapamayacaktır.
Yemekten sonra içilen su ise mevcut yemek henüz hazmedilmediği için bağırsağa geçemez, midede bekler. Mideyi genişletir, mide asidini seyreltip zayıflatır. Bu da sindirimi yavaşlatır ve sindirimde görev alan salgı bezlerinin yükünü artırır. Bu sebeplerle en ideali yemekten 30 dakika öncesi veya 2 saat sonrasıdır. Suyun mideyi terk etmesi, serinlik derecesine bağlı olmakla beraber yaklaşık 30 dakika sürer. Terk ettikten sonra yemek yenilebilir. Yemeğin mideyi terk etmesi ise, yine cinsine bağlı olmakla beraber ortalama 2 saattir. Yemek mideyi terk ettikten sonra su içilebilir. Böylece su ile yemek, midede birbirine karıştırılmamış olur.
Diğer içecekler için de durum farklı değildir. Sonuç olarak ayran da sıvıdır, su da sıvıdır. Aynı bağlamda değerlendirilmesi gerekir. Yemek ile birlikte içecek tüketilmesi, su tüketmek ile aynı etkileri doğuracaktır. Diğer içeceklerin sudan tek farkı, besin değerlerinin olmasıdır. Yani burada önemli olan katı veya sıvı olmasıdır.
Su ile ilgili bir diğer önemli nokta, içecekten önce yemeğin kokusunun alınıp alınmaması veya yenilecek yemeğin görülüp görülmemesidir. Yenilecek yemek görüldüğünde beyin, sindirim programlamasını o yemeğe göre yapar. O andan itibaren ağızda ve midede yemek için gerekli olan enzimler salgılanır. Bu halde içilen içecek de mevcut salgılanan enzimlerin bağırsağa atılmasına sebep olur, sindirimi zorlaştırır.
Peki susamadığımız zamanlar hariç su içmek için doğru zaman ne zaman?
Fıtrata en uygun olan günde iki defa, sabah kalkınca ve yemekten 1,5-3 saat sonra su içmektir. Sabah içilen su bağırsakların çalışmasına, yemekten 1,5-3 saat sonra içilen su ise sindirime yardımcı olur.

Meyve veya tatlı yemek için en ideal zaman aralığı nedir?

Meyve veya tatlı, yemekten 30 dakika-1,5 saat önce yenilmelidir. Sebebi, yemekten sonra tüketilen şeker grubunun bağırsağa geçişinin zor olmasıdır.

Şeker, hazmı kısa sürdüğünden midede uzun süre kalmadan bağırsağa geçer. Besin maddelerinin emiliminin gerçekleştiği ince bağırsağa inişi yaklaşık 20 dakika sürer. Eğer alışılageldiği gibi yemekten sonra tatlı şöleni yapılırsa, hem midede hem bağırsaktaki sindirim süreci bozulur. Çünkü besin, midede tıkanır ve bağırsağa ilerleyemez. Midede fermente olur, çürür ve gaz oluşturur.

Bu öğeyi yazdır

  Tohum: Anlatılmayan Öykü
Gönderen: Selâm - 18-08-2020, 10:29 - Forum: Multimedya - Cevap Yok



  

 
19
70’lerde dünyadaki açlık sorunu bahane edilerek bir Yeşil Devrim başlatıldı. 
Bu yeşil Devrim adı altında zirai ilaçlar, yani zehirler, fenni gübre,  
hibrit tohumlar yaygınlaştırılmaya başlandı.
 
2016 yılında yayımlanan Gıdada Sürdürülebilirlik Endeksi’nde dünya üzerinde yaşayan 
1.8 milyar insanın gıdaya erişiminin yetersiz olduğu ifade edilmektedir. 
Yine aynı endekse göre 2 milyar insan da obezite hastasıdır.
 
Yeşil Devrim, açlık sorununu önlemek için ortaya çıkmıştı. 
Evet, gıdada bir artış sağladı, zehirleri ve kimyasalları kullanarak. 
Ama dünya üzerinde halen 1.8 milyar insanın gıdaya yeterli erişimi yok. 
Yani açlık sorunu çözülmedi. Asıl sorun erişilebilirlik. 
Açlık ve yoksulluk birbirleriyle iç içe kavramlardır. 
Üretimin adil paylaşılmaması ve alım gücü yetersizliği dünyadaki açlığın nedenidir.
 
 Yeşil Devrim aslında neye hizmet etti? 
 
Dünyada çok uluslu şirketler zirai ilaç (zehir) piyasasının %75’ine hakim. 
Yine ilk 10 şirket, tohum piyasasının da %63’üne sahip. 
Yani dünya üzerinde 10-15 şirket zirai zehirlerin ve tohumların üretimini kontrol ediyor.
Bunlardan 6 tanesi bu piyasaların en büyük kısmına hakimler ve birbirleriyle evleniyorlar. 
Yani burada Yeşil Devrim adı altında oynanan oyun açlık sorununu çözmek için değil, 
ticari olarak tekelleşmek için oynanıyor.
 
 
 

Bu öğeyi yazdır

  FATİHA SURESİ (Ders-2)
Gönderen: Selâm - 17-08-2020, 23:29 - Forum: Kur’an-ı Kerim ve Tefsir - Cevap Yok

[Resim: t4zvVt.png]
 

 
2-) Er Rahman-Rahim: (O, özünde rahmet, işinde merhamet sahibidir.)
  
Rahmân’dır; Rahîm’dir.” Yüce Allah, vahyin bu ilk sûresinde merhametinin erişilmezliğini ifade bağlamında 
Besmele’de yer verdiği iki sıfatını yeniden gündeme getirmektedir.
 
Besmele’de bu iki kavram üzerinde durmuştuk. Bu kavramlar bu defa, başlanan her yeni ve hayırlı işin 
Yüce Allah’ın merha­metiyle kolaylaşacağı anlamını verdiği gibi, bu kavramların hamd ile de derin bir anlam
 ilişkisine sahip olduğunu göstermektedir.
  
Hamde layık olan varlık, kâinatı merhametiyle kuşatan varlıktır ve o da, işte Rahmân, Rahîm ve 
âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’tır. Âlemlerin sahibi olan o yüce varlık, yaratıl­mışların hamurunu rahmet ve 
merhametle yoğurmuş­tur. Kendisi merhamet kaynağı ve merhametli olduğu için, kullarından da merhametli 
olmalarını ve yaratılmışlara o gözle bakıp öyle davranmalarını istemektedir.
  
  [Resim: ckPXiU.png]
3-) Meliki Yevmiddin: ( O  hesap gününün hakimidir) 
 
Yine Allah’ın kimliği, tabiri caizse tırnak içinde açıklanmaya devam ediyor.
Din gününün maliki. Din gününden kasıt nedir? Kuşkusuz  hesap günüdür.  
Arap dilinde meşhur bir söz vardır. Hadis olarakta nakledilir:
 
‘’Nasıl yargılarsınız, öyle yargılanırsınız.Siz başkalarına nasıl davranırsanız, 
başkaları da size öyle davranır. Ne ederseniz onu bulursunuz.’’ 
 
Yuvarlak anlamlarıyla bu anlama gelen meşhur bir söz.
Din gününün hakimi… Hesap günü varsa bir yerde,o hesap gününün bir hakimi olması lazım. 
Bir mahkeme varsa o mahkemenin bir hakimi olması  lazım.
  
Maliki yevmiddin, hesap gününün hakimi olan Allah’a dalalet eder. Yukarda Rahman ve Rahim isimleri, 
sıfatları geçti. Sevindik. Yani Allah’ın rahmetini, bereketini, merhametini, acımasını, şefkatini ifade eden sıfatlarla 
Rabbimiz kendini tanıttı. Ama neden hemen arkasına  birde hesap günü ve hesap günününde  
hakimi olduğunu söyleyiverdi? Bu önemli. İşte Kur-an’ın  uslübundan biri budur.
  
Kur-an’ın temel uslübunun dayandığı temel ölçüler vardır. Temel ölçülerden bir tanesi ve en başta 
gelenlerden  bir tanesi budur. Nedir? İnsanı bir ümide bir de korkuya  döndürür.
İnsanın öünde bir cennet açar, bir de cehennem. Ve iki hali de sana gösterir. Yani seni iki gerçeklikle 
karşı karşıya bırakır. Ve sürekli bunu yapar Kur-an.
  
Ve yine Kur-an  insanın önünde üç zamana ilişkin ufuklar açar. Seni önce hal ile uyarır. 
Sana seni hatırlatır. Ve içinde yaşadığın ortama, kainata, çevreye, yere, göğe bakmanı ister. 
Onunla da yetinmez. Bir geçmişe götürür, geçmişin kıssalarından anlatır sana. Mazine çevirir. 
Hatta öyle  geçmişe çevirir ki ruhunun  mazisine çevirir. Bir de  geleceğe çevirir. 
İstikbale, ebedi istikbale yani bazen  ahiret, bazen cennete, bazılarının istikbali olan cehenneme…  
Ama hep hesap, hep kıyamet!..
  
İşte bu üç zamanla çalışır Kur-an. Hep bu üç zamanı insanın önüne bir perde gibi, bir film şeridi gibi dizer. 
 
NEDEN?
 
Çünkü insan bu üç zamanı hep aklında tutarak yaşarsa o zaman diri olarak yaşamış olur. 
O zaman hesabını verebileceği bir hayat yaşamış olur. O zaman her nefesinin  hesabını vermek   
üzere dikkatli davranır. O zaman mahkemesine çıkacağı Allah’a veremeyeceği bir muamele yapmaz. 
Hesabını veremeyeceği bir eyleme girişmez. Sorumluluğun bilincinde olur. İşte takva da zaten budur.
İnsanda bu ruh halini, bu şuuru uyandırmak için  Kur-an sürekli insanı mazisine, hale ve ebedi istikbaline döndürür.
’’ Maliki yevmiddin’’  de budur. Din gününün Maliki, hesap gününün Hakimi olan Allah’a hamdlerin, 
övgülerin tümü olsun.
  
Bu âyet, âhiretteki sorgulamayı ifade eder dedik.
  
İnfitâr sûresinde de bu konuda şu bilgiler yer almaktadır:
  
“Dîn (hesap) gününün ne olduğunu, mahiyetini sana bildiren nedir ki! Tekrar tekrar, 
sen bunun mahiyetini, ne olduğunu nereden bilebilirsin ki! 
İşte o gün, hiçbir can başka bir can için bir anlam ifade edemez, 
(hiç kimse kimseye yardım edemez, yarar sağlayamaz). O gün, iş bütünüyle Allah’a aittir 
(O günün yegâne sahibi ve hâkimi O’dur).
  
Demek ki dîn günü, âhirette yaşanacak “diriltilme, toplanma, Allah’a arz olunma, bilgilendirilme, 
sorgulanma, değerlendirilme, ödül veya azapla buluşturulma, yani cennete veya 
cehenneme sevk edilme” aşamalarını oluşturan ve âhirete dair bütün bir günün genel adıdır. 
İşte o günde tek yetkili varlık, Yüce Allah’tır ve kararlarını hiç kimseye danışmadan verecektir. 
Çünkü o gün, herkes O’nun huzurunda yargılanacaktır. 
  
 [Resim: ckPXiU.png]
  
4-) İyyakena’büdü  ve İyyakenestain: (Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz) 
  
Kulluk etmek /ibadet, ‘samimi niyetle, saygıyla, isteyerek ve kayıtsız şartsız boyun eğmek’tir.
  
Çok sayıda âyette insanların birbirlerine yardımcı olmaları, iyilik ve ikramda bulunmaları emredilmiştir. 
 
(Mâide 5/2Bakara 2/177Zâriyât 51/19Meâric 70/24-25).
  
Bu âyet, Allah’tan istenenlerle ilgilidir. Her şeyin Allah’ın elinde olduğunu herkes bilir. 
Ama bazıları, kutsal bildikleri kişileri araya koyarak yardımı, onun aracılığı ile isterler. 
Bu, onları Allah’ın seviyesine çıkarmak olduğu için şirktir. Kendisine sinir uçlarından daha yakın olan 
Allah ile arasına aracı koyan herkes, dinden çıkar ve müşrik olur.  Allah Teâlâ insanların iyilik ve takva 
konusunda birbirleri ile yardımlaşmasını emretmiştir (Mâide 5/2). 
 
Kehf 18/95. ayette de Zülkarneyn’in insanlardan yardım istediği açık bir şekilde görülmektedir. 
Sadece Allah’tan istenecek olan yardım, ondan başkasının yapamayacağı yardımdır. 
Duaların kabulü, olağanüstü yardım, her şeyi görmesini, işitmesini, bilmesini istemek gibi. 
Bunları Allah’tan başkası yapamayacağı için bir başkasından bunları beklemek şirk olur. 
Nitekim bunlarla ilgili olarak birçok ayet vardır. Bu âyetteki “Doğrudan senden yardım isteriz.” 
cümlesinin anlamı “ Senden bir şey isterken araya bir şeyi /kimseyi sokmayız.” demek olur.
  
Ve şimdi Kur-an bu ayetle farklı bir kipe geçiyor. Yani Allah kuluyla bu noktadan itibaren tamamen 
samimi bir iletişim kuruyor.
 
Ve ‘’İyyakena’büdü ve İyyakenestain’’. Artık böyle sıfatlarla bu özellikleriyle tanıdığınız Allah’a nasıl 
davranırsınız ey insan? Nasıl davranman gerekir?
  
Ve yahutta insan:’’-Ya Rabbi tamam seni şimdi tanıdım. Sen Allah’sın. Sen Rab’sin. Sen Rabbülaleminsin. 
Sen Rahmansın, sen Rahimsin. Sen din gününün, hesap gününün tek hakimisin.
 
-Peki ne yapayım Ya Rabbi?  Gibi sormuş gibi  adeta,
 
-Şunu söyle ey kulum: ''İyyakena’büdü ve iyyakenestain.'' 
''Yalnız sana ibadet ederiz. Yalnız sana kulluk ederiz. Yalnız senden yardım isteriz.''
 
Bu adeta yukardaki ayetlerin  bir hitamı, bir toparlaması. Bir hüküm cümlesi. 
Adeta yukardaki  cümleler sırf bu sözü söyletmeye hazırlamak için.
  
Eğer bir zat ki ALLAH ise, Rab ise alemlerin Rabbi ise üstelik , bununla da yetinmeyip  Rahman ise,
özünde merhamet sahibi ise, şefkatli ise ve insanlara davranışında da merhametli ise, 
yine ebedi mahkemenin de  hakimi ise ey insan senin O’na nasıl davranman gerekir?
 
İşte şöyle davranmak gerekir: İyyakena’büdü ve iyyakenestain. 
Yalnız O’na tapman ve yalnız O’ndan yardım istemen. Böyle olan Allah’ı bırakıpta  
başkasından yardım istenir mi?
  
Bu özellikleri taşıyan bir Rab bırakılırda  başkasına kulluk edilir mi? Demektir bu aynı zamanda. 
Tabi bu tevhidin özünü ifade eden bir ayet. Adeta  Lailahe İllallah kelime-i tevhidin tefsiri gibidir bu. 
İşte tevhid kelimesi  aslında bu ayetin  bir devamı olarak  söylenmelidir.  
Yalnız sana tapar, yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isteriz. 
Çünkü Lailahe İllalllah.
 
İşte bu tevhidin özünü  açıklayan bir şerdir. Şirkin her türünü inkar etmek demektir bu ayeti okumak.
  
Arap dil yapısına göre bu ayette değişik bir gramer yapısı var. ‘’Yalnız sana’’ kısmı cümlenin başına getirilmiş ve 
‘’yalnız sana ’’ kelimesine vurgu verilmiştir.  Niçin? Şunun için:
’Yalnız sana‘’  manasını vermek için. Yalnız sana kulluk eder. Yalnız senden yardım  dileriz.
 
Şirki reddetmektir bu. Şirkin her türünü. Şirk sadece putlara tapmak anlamına gelmez.Allah’a verdiğiniz, 
Allah’a karşı sorumlu olduğunuz, Allah’a karşı  yapmanız gereken bir şeyi O’ndan başka birine karşı yaparsanız, 
onu o konuda Allah’a ortak koşmuş olursunuz.
  
Allah’ın her isim ve sıfatında  bu  tevhidi insanın  bizatihi hem fikri, hem fiili, hem kavli, hem kalbi olarak 
yaşaması gerekiyor ki, muvahhid bir  müslüman olsun.  Muvahhid bir Müslüman  tevhidi sadece kalbinde değil 
hayatında, eyleminde ve her bir işinde , düşüncesinde, duygusunda gösteren bir insandır. 
Yaşayan bir insandır. Onun için  tevhid komple  bir hayat biçimidir. Bir yaşam tarzıdır. 
Bir yaşam standartıdır. Tevhidi sadece ‘’Lailahe İllallah’’ demek olarak  adlandırmak şirki de 
sadece putlara tapmak olarak adlandırmak kadar sakattır.
 
Ne şirk sadece puta tapmaktır. Ne de tevhid sadece ‘’Lailahe İllallah’’ cümlesini söylemektir.
Bu cümle tevhidin uzun  bir listesinin altına imza atmaktır.
  
Ve şirk te, en gizlisi gece vakti kara bir karıncanın, kara bir taş üstünde yürüyüş izine, ayak izine 
benzer bir şekilde, en gizlisi işte bu kadar  seçilemeyecek, bu kadar farkedilemiyecek  kadar 
çeşitleri olan bir hadisedir. Onun için şirk deyince aklımıza, gözümüzün önüne sadece belli taştan 
yontulurak tapmak gelmemelidir. Bunun çok çeşidi olduğunu ve en gizlisinin Peygamberin  hadisinde 
tarif ettiği gibi olabildiğini unutmamak gerekiyor.
Bu noktada  inanan bir insan Allah’tan  başkasına elbette tapamaz. 
Lakin Kur-an’da başka ayetler görüyoruz.
  
Mesela: Şeytana kulluk etmeyin!
 
Bu ayetin  ifadesinden anlıyoruz ki aslında ayette şeytana  kulluk etmeyin  denilen kimseler, 
şeytana tapan  yezidiler, satanistler!  falan değil.  Bunlar tamamen Allah’a inanan, 
hatta mü’minler. Niçin mü’minlere şeytana   tapmayın, şeytana kulluk etmeyin denilsin ki?  
Şeytana  itaat etmek, onun dediğini yapmak şeytana kulluk etmek olarak adlandırılıyor ayette. 
Onun için bir şeye kayıtsız  şartsız itaat etmek adeta ona  kulluk etmek olarak adlandırılıyor ayette.
Ve burdan  yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Kayıtsız şartsız itaat edilecek  tek otorite ALLAH’tır.
  
Yine kulluk etmenin bir başka   biçimini asrı saadette yaşanmış bir olaydan anlıyoruz. 
Aliy Bin Hatem  hrıstiyan bir papaz iken Müslüman oluyor. Peygamberin   (Sallallahu Aleyhi Vesselam)  
yanına bir kez geldiğinde Peygamber  (Sallallahu Alayhi Vesselam)  şu ayeti okuyor: (mealen)  
 
''Onlar papazlarını, hahamlarını, din adamlarını ALLAH dışında ALLAH’ı bırakıp Rab edindier, 
Rabler edindier.''
  
Aliy Bin Hatem diyor ki peygambere: ''Ama Ya Resulullah biz onlara secde etmiyorduk ki, 
biz onlara rüku etmiyorduk ki, biz onların önünde namaz kılmıyorduk ki!..''
 
Peygamberimiz (Sallalahu Aleyhi Vesselam) hemen açıklıyor:
 
''-Yook! Bu demek değil ki'' diyordu. İşte yanlış bir tapma anlayışını orda  düzeltiyor. 
Yani tapmak sadece onun önünde yere kapanmak değil. Ne peki?
 
''-Onlar size birşeyi yasaklıyor, siz de ona uyuyordunuz. Onlar Allah’ın yasakladığı bir şeyi size serbest kılıyor,
siz ona tabi oluyordunuz. Allah’ın serbest kıldığı bir şeyi size yasaklıyor ona tabi oluyordunuz.  
Yani onları emir ve nehiyde  otorite  olarak görüyordunuz. Onları sizin hayatınızın ilkelerini 
belirlemede otorite olarak  görüyordunuz. İşte bu onları Rab edinmektir.''
 
Peygamberin yaptığı bu tefsir bize şunu gösteriyor. Yani bir başkasına kulluk etmek, 
bir başkasını Rab olarak  görmek için sadece firavun ve nemrudun yaptığı gibi ‘’-ben en büyük tanrıyım.’’ 
Demesi gerekmiyor.  Ya da  onun önünde insanların secdeye kapanması  gerekmiyor.
Sadece Allah’ın sahip olduğu otoriteyi ona vermek , onu o otoriteye ortak etmek ona tapmak anlamına geliyor. 
İşte bu manada da ‘’İyyakena’büdü ve İyyakenestain’’ .
  
Ve aslında fatihanın  namazın her rekatında  okunmak zorunda olması  bize şu ruhu vermek için: 
Ey İnsanlar, fatihanın ifade ettiği gerçekleri her gün o kadar çok  ihlal ediyorsunuz ki, bu gerçekleri 
günde bu kadar çok  hatırlamaya muhtaçsınız. Çünkü bu kadar çok unutuyorsunuz. 
Onun için hayatınızın  her anında siz Allah’a kulluğu ihlal ediyorsunuz.Onun içinde bir günde namaz kılan bir
Müslüman en azından onyedi kez farzlarda, nafileleri ile beraber sayarsak kırk küsur kez  fatihayı okuyor. 
Ve bununla Rabbisine iman tazeliyor. Aslında bir bilinç  uyandırmak içindir. 
Kuru kuru bir tekrar değildir.
  
Ama bugün Allah’ın ne dediğini anlamayan insanlar  bir ömür boyu değil günde kırk küsur, 
bir ömür  boyu  binlerce kez okudukları  fatihadan  habersiz yaşıyorlar.  
Ve namazda fatihayı okuduğu halde, namazdan çıkar çıkmaz  fatihayı yalanlayacak bir yığın iş yapıyor. 
Bununda sebebi  öncelikle  fatihanın ruhunu anlamadıkları için. Önce lafzını anlamıyor, 
yani Allah’ın ne dediğini anlamıyor, daha sonra Allah’ın  ne demek istediğini anlamıyorlar. 
İşte bunun için kıldıkları namaz, hayatlarında hiçbir şey değiştirmiyor. Oysaki o namazlar bir zamanlar 
bir neslin hayatını değiştirmişti. O namazlar değil bir nesli, bir dünyayı değiştirmişti. 
Çölün ortasında bir avuç yiğit insan işte bu fatiha ile yeryüzüne  bir güneş gibi doğan
islamın taşıyıcılığını yapıyordu. Onların hayatında bir şeyleri  değiştiren fatiha niçin bizim hayatımızı  
değiştirmedi sorusunu her Müslümanın sorması gerekir.
  
 [Resim: ckPXiU.png]
 
‘’Sadece Senden yardım isteriz’’
 
Bu cümle ise “Ey iman edenler, sabır ve salât (namaz) ile yardım isteyin; Allah sabredenlerle beraberdir”
âyetiyle bütünlük oluşturmaktadır. Bu âyete “direnerek ve dik durarak yardım isteyin” anlamı verilirse, 
yardım istemenin bir sonuç olduğu, öncesinde yapılması gereken fedakârlıklar bulunduğu anlaşılmış olur.
  
Başka varlıkların yardım yapamayacağını bilenler, onlardan yardım istemez ve o varlıklara kulluk yapmazlar. 
Yardım edenin gerçekte sadece Allah olduğunu bilenler, sadece O’ndan yardım isterler. 
Duanın kıblesini Allah’tan başkasına çevirmek, o yöne kulluk etmek demektir. 
İbadet, Allah’ın razı olduğunu yapmak, ubudiyyet ise Allah’ın yaptığından razı (memnun) olmaktır.
  
Din, gönülden inanmayı ve inanılan değerler uğruna fedakârlık yapmayı gerektiren bir kurumdur. 
Bu haliyle düşünüldüğünde, dindar insanın boş durmaya zamanı olmadığı anlaşılır. 
Böylece hak etmeden istemenin de karşılık bulmayacağının farkına varılmış olunur.
  
Fâtiha’nın bu âyeti, dua etmeden önce fedakârlığın zorunlu olduğunu gösterir. 
Tıpkı Fâtır 35/10’da belirtildiği gibi, güzel sözler Allah’a yükselir; ancak onları Allah’a yükselten 
şey ise sâlih ameldir. 
İşte Fâtiha 5’teki ilk cümle sâlih ameli, ikincisi ise dua ve isteği karşılamaktadır.
  
Müslümanlar dua yaparlarken ellerini semaya kaldırır ve öyle istekte bulunurlar. 
Elleri kaldırmanın elbette sebepleri vardır. Öncelikle maksat, yüce bir makamdan istekte 
bulunulduğunu anlamaktır. Daha aşağıdaki birinin makamca yukarıda bulunandan istekte 
bulunması bir anlamda acziyetin de itirafıdır.
  
Kanaatimizce duada elleri kaldırmanın bir başka anlamı da şudur: 
Eller, yapması gereken her şeyi öncelikle yapmış olmalıdır. Daha sonra dua ve niyazda bulunmalıdır. 
Görevini yapan ellerle Yüce Allah’a yalvarmak gerekir. 
Fedakârlık yapmayan elleri semaya kaldırmanın bir anlamı olmasa gerektir. Yüzümüzü görevini yapan 
ellere çevirmek ve elleri de Yüce Allah’a açmak, duanın mantığını ortaya koymada çok anlamlıdır.
Yüzümüz kızarmadan bakabileceğimiz ellerimiz, ellerimize yönlendireceğimiz yüzümüz ve
bu ikisiyle birlikte Yüce Allah’a çevireceğimiz benliğimiz olmalıdır. Eğer “dualarımız niçin kabul edilmiyor?” 
diye sorarsak, sebebini görevimizi gereği gibi yapmamada arayabiliriz.
  
“(Ey Rabbimiz!) Yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz” âyeti,
“ben adına, tek kişi için veya ferde yönelik” değil, “biz adına, hepimiz için, toplum menfaatine yönelik”
isteklerde bulunmayı öğretmektedir. Bu âyet, Müslümanlara sadece kendileri için değil, 
başkalarıyla beraber ve onların da hayrına yaşamayı öğretmeyi amaçlamaktadır.
  
 Âyetteki “biz” ifadesinde maksat elbette insanlardır. Ancak mesajı evrensele taşırsak canlı-cansız 
bütün yaratıkların Allah’a kul olduklarını lisan-ı hâlleriyle ilan ettiklerini söyleyebiliriz. 
İradeli-iradesiz bütün müslümanlar Allah’a kul olduklarını bu ifadeyle ortaya koymaktadırlar. 
Âyetin böyle de bir anlam açılımı içerdiğini söylemek hatalı değildir.
  
[Resim: ckPXiU.png]
 
 
Müslümanın Kimliği Nasıl Olmalıdır?
  
Fâtiha sûresinin 5. âyeti, aslında bir Müslüman portresi çizmekte, Müslümanın kafa karışıklığına 
sahip olamayacağını bildirmektedir. Müslüman, neye, niçin inandığını, kim için ve ne uğruna yaşaması 
gerektiğini, kimden ve neyin karşılığında yardım talebinde bulunacağını bilmelidir. 
Ayrıca istenen şekilde bir duruş ortaya koymanın asgari gereklerinin nelerden oluştuğunun da 
farkında olmalıdır.
  
Müslüman, Ra‘d 13/ 14’te de ifade edildiği gibi, Allah’tan başkasından yardım istemenin, 
aslında boşa kürek çekmekten başka bir şey olmadığını anlayan insandır. 
Müslüman, günlük namazlarının her rekâtında tekrarladığı bu “emre âmâde oluş” ilânını,
anlamını bilmeden, sadece bir lafız seslendirmesinden ibaret saymayan kişidir. 
Müslüman, verdiği tevhid sözünün arkasında gereği gibi duran ve davranışlarıyla bu itirafının 
sahibi olduğunu gösteren, sözünün eri adamdır.
  
Müslüman, namazlarındaki bu cümleyi dünü için, dünü temizlemek, dünkü hatayı silmek için 
söylemekle yetinemez. Dahası, -belki de bu esnada yapacağı yeni hataların planını yapan- insan olamaz. 
Müslüman, namazındaki bu esas duruşu ve gönülden gelip diline döktüğü tevhid ilânını, 
yaşadığı ânı ve geleceği bilinçli yaşama kararlılığını gösteren insandır. 
Müslüman, bu âyeti söyleyerek, aslında “ya Rabbi, beni yaratma gerekçenin farkındayım, 
buradayım ve emrine amadeyim” diyerek bir sonraki namazına kadar Yüce Allah’ın gazabını 
gerektirecek hatalar yapmama sözünü veren kişidir.
  
Müslüman, tevhid ilânının arkasında durarak namazlarını, öncenin muhasebesi ve yeni görev talimatlarını 
almanın vesilesi sayan insandır. Müslüman, tevhidi varlığın esası kabul edip, Tek olan için, 
O’nun adına ve O’nun rızasını kazanma duygusuyla fedakârlık yapmayı canına minnet sayan kişidir. 
Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların, dolayısıyla bütün insanların, 
hatta canlı-cansız diğer varlıkların güven duyduğu adamdır. 
Müslüman, bu güvenin kaynağında Yüce Allah’ın olduğunu bilen ve bunu ilân eden
mertlik ve yiğitlik abidesidir.
  
Müslüman, mü’min olma bilinciyle inanılması gereken değerlerin bütününe inanan, 

inandığı değerlere güvenen, kendisini güvende hisseden ve çevresine de güven veren yiğit insandır.
Müslüman, hayatının kaynağını Yüce Allah’ta, istikametini vahiyde ve örnekliğini de
Hz. Peygamber’in önderliğinde gören, bulan ve yaşayan adamdır. 
 
Hâsıl-ı kelâm, Müslüman, Kur’ân’ın inşa ettiği “adam gibi adam”dır.

Bu öğeyi yazdır

  Dünyanın Merkezine Yolculuk
Gönderen: Selâm - 17-08-2020, 10:54 - Forum: Multimedya - Cevap Yok


 
 

  
 Dünya’nın Merkezine Yolculuk sizi tek seferde yeryüzünden gezegenimizin merkezine indiriyor.  
  
Muhteşem bilgisayar
  
grafikleri eşliğinde ayaklarımızın altında yer alan saklı dünyayı keşfetmek için 6.500 km derinliğe yolculuk edeceksiniz.
 
San Andreas fayına girerek depremlerin nasıl meydana geldiğini öğrenecek, 
 
volkanik patlamanın içine girecek, tuhaf 
 
mağara canlılarını görecek ve içi dev kristallerle dolu bir mağarayı keşfedeceksiniz.
  
Derine indikçe gezegenimizin sıra dışı hikâyesi de aydınlanmaya başlayacak. Kademe kademe tarih öncesi ormanların 
  
günümüz petrolüne nasıl dönüştüğünü, dinozorların nasıl yok olduğunu, yer altı sarkıtlarının nasıl şekillendiğini 
 
göreceksiniz. 
 
Hiçbir delginin inemeyeceği derinliklerde, hayal gücünüzü zorlayacak harika oluşumlar karşınıza çıkacak. Erimiş metal 
  
fırtınaları ve kristal demir ormanlarını da aştıktan sonra, gezegenin en tuhaf ve anlaşılması en güç yerine ulaşacaksınız.
  
 
Dünyanın çekirdeğine…

Bu öğeyi yazdır

  Ucuzluk!
Gönderen: Selâm - 16-08-2020, 22:48 - Forum: Tefekküre Davet - Cevap Yok

[Resim: fqRxD9.jpg]
 
 
 

İnsanlar yapma çiçekleri yüz binlere satıyor. Hâlbuki asılları bahar mevsiminde milyarlarca yaratılıyor.
 
Bir suni kalp taktırmaya kalksanız milyarlarınıza mal olur. Hâlbuki milyarlarca insandan hiç biri, 
 
doğuştan sahip oldukları kalbe kuruş bile vermezler.
 
Bir takım elbiseyi milyonlara ancak alabiliyoruz. 
 
Hâlbuki mahlûkatın fıtri elbiselerine hiç para alınmıyor. 
 
Hem de her vakit bu elbiseler değişikliğe maruz kalıp, yenileniyor.
 
Bir çift gözü acaba kaça alırdık? 
 
 
[Resim: 5AE2TI.jpg]
 
 
Bence hiç alamayız. 

 Zira kimse, karşılığında dünya bile verilse gözünü satmaz. 
 
Peki, biz bu gözleri nerede bulduk?
 
Ve kaç lira verdik?

Bu öğeyi yazdır

  Hayat Dedikleri
Gönderen: Selâm - 16-08-2020, 22:09 - Forum: Tefekküre Davet - Cevap Yok

[Resim: KgBi4g.png]

    

Hayat Dedikleri...
 
 
  
  
Gençliğine güvenip vakit çok erken derken; Belki elveda bile diyemezsin giderken 
  
Necip Fazıl Kısakürek

Bu öğeyi yazdır

  Treni Beklemek!
Gönderen: Selâm - 16-08-2020, 21:04 - Forum: Tefekküre Davet - Cevap Yok

[Resim: bzbqM7.jpg]

  
 

Prof. Dr. Saffet Solak beyefendinin bir hatırası:
 
”Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, 
Konya’ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim.
Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. 
İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi.
Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. 
Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. 
Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu.
Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. 
 
Evin büyüğü olan Hacıanneye sıkılarak:
 
-Anneciğim sizin buralarda kaçta yatılır?
 
-Evladım treni bekliyoruz.
 
-Bir yakınınız mı gelecek?
 
-Hayır evladım, burası kasabaya biraz uzaktır. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. 

 
Işığı yanan bir ev göremezse sokakta kalır. 
Işığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz.”

Bu öğeyi yazdır

  FATİHA SURESİ (Ders-1)
Gönderen: Selâm - 16-08-2020, 11:15 - Forum: Kur’an-ı Kerim ve Tefsir - Cevap Yok

[Resim: t4zvVt.png]

  
   
FATİHA SURESİ
     
   
Euzübillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim
(Taşlanmış olan şeytanın şerrinden, özünde rahmet, işinde merhamet sahibi olan Allah’a sığınırım)
  
Elhamdülillahi rabbil alemin
(Hamd, bütün alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.)
Essalâtü vesselâmü alâ resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn
(Ey Allah’ım! Efendimiz, büyüğümüz Muhammed’e, çoluk çocuğuna, arkadaşlarına rahmet ve selam eyle.)
Rabbişrahlî sadrî. ve yessir lî emrî. vahlül ugdeten min lisânî. yefgahû gavlî.
Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar.
(Ta-Ha Suresi, 25-28)


  
Fatiha Kur’an’ın hem önsözüdür, hem de özetidir. 
Kur’an gibi muhteşem bir siteye, Fatiha gibi muhteşem bir kapıdan girilir.
Tüm Kur’an Fatiha’nın tefsiridir.  Fatiha’nın,  
 
Fatihatü’l- Kitab ‘’Kitabın başı, açılışı, girişi’’
 
Suretü’l-Hamd ‘’övgü suresi’’,
 
Ümmü’l-Kur’an ‘’Kur’an’ın anası, özü’’,
 
Ümmü’l-Kitap ‘’Kitabın esası, anası’’,
 
Esasü’l-Kur’an ‘’Kur’an’ın aslı, temeli’’,
 
Eş-Şifa ‘’manevi hastalıklara ve inançsızlıklara şifa’’,
 
El-Vafiye ‘’yeterli olan’’,
 
El-Kafiye ‘’yeterli, tamam’’,
 
El-Kenz ‘’hazine’’,
 
Es-Salat ‘’namaz, dua’’,
 
Suretü’d-Dua ‘’dua ve iltica suresi’’,
 
Es-sual ‘’istek, talep’’,
 
Eş-Şükr ‘’şükür’’,
 
Es-Seb’u’l-Mesani ‘’tekrarlanan yedili’’
 
gibi isimleri vardır. Bu isimlerin her biri Fatiha için uygundur ve Fatiha ile anlam ilişkisine sahiptir.
 
  
Fatiha 23 yıllık vahiy sürecinin ilk yılının başlarında nazil olmuştur. Dolayısıyla Mekki bir suredir. 
Delili, müminlerin başından beri Fatiha’sız namaz kılmamış olmalarıdır.
 
Fatiha suresi ittifakla 7 ayettir. Tartışılan husus, besmelenin bu 7 ayete dahil olup olmadığıdır. 
Farklı görüşlerin dayandığı deliller göz önüne alındığında, şu sonuca varmak mümkündür. 
Besmeleler sureleri birbirinden ayırmak için konulmuştur. 
Besmelesiz yazılan tek sure ‘’TEVBE’’ suresidir.
 
Fatiha ilk inen tam suredir.Tek celsede inmiştir. Fatiha’dan önce inen ayetlerden söz edilebilir, 
fakat sureden söz edilemez.
Örneğin ‘’Alak, Müzzemmil, Müddessir’’ surelerinin ilk pasajları inmiş, 
fakat bütünüyle nazil olan ilk sure Fatiha olmuştur.
Hz. Peygamber onu ‘’Kitabın önsözü’’ olarak adlandırmış ve 
Kur’an’ın başına konmasını emretmiştir.
 
Fatiha, Allah’ın varlığına inanan herkesin üzerinde ittifak edebileceği bir ilkeler bütünüdür. 
Bir bakıma tevhid kelimesi olan ‘’la ilahe illallah’’ın açılımı mahiyetindedir. 
Kimler gibi olmamız gerektiğinin yanında, kimler gibi olmamamız gerektiğini de söyler.
 
Fazileti hakkında oldukça fazla sözün söylendiği Fâtiha sûresi, Kur’ân’ın âdeta projektörü gibidir. 
Hemen hemen her âyeti, hatta her kelimesi pek çok âyet ve sûreyle ilişkilidir. 
Hangi kelimesine bakılsa, hangi âyeti incelense konuyla ilgili pek çok âyetle karşılaşılır.
 
Kur’ân, Yüce Allah’ın kelam sıfatı olduğu için onun bütün âyetleri elbette aynı değerdedir. 
Biri diğerinden daha hayırlı, daha az hayırlı, ya da en hayırlı gibi sınıflandırmalar doğru olamaz. 
Ancak Fâtiha, Kur’ân’ın özeti, ana konularını içermesi ve namazın da ayrılmaz parçası olduğu için 
bazı farklılıklara sahip olduğu belirtmekte de bir hata olmasa gerektir.
 
Hz. Peygamber, Fâtiha’yı namazın “olmazsa olmazı” diye nitelendirmekte, 
“Fâtihasız (Kitâb’ın Fâtihası olmadan) namaz olmaz” buyurmaktadır.
Bu özelliğiyle Fâtiha sûresi, müminin bütün hayatını adeta çepeçevre kuşatan 
bir nitelik arz etmektedir.
 
 
Fatiha Allah-insan arasında sözleşmedir. İlk üç ayet Allah’ı tanıtan bir senadır. 
Son üç ayet insanı tanıtan bir duadır. Ortadaki ayet sözleşmenin bizzat kendisidir. 
Allah Rasulü’nün sünnetiyle sabit olan ‘’amin’’, bu sözleşmenin altına atılan imzadır. Efendimiz,
 
’’Fatiha okuyan kimseye melekler de amin der. 
Kimin amini meleklerin aminine denk gelirse, onun duaları kabul olur’’ buyuruyor.
  
Fatiha Allah’tan istemenin usulünü öğretmektedir. Allah’tan istemek, yani dua, 
kulun Allah karşısındaki esas duruşudur. Dua kalbin Allah ile konuşmasıdır. 
Allah’ın kuldan en çok hoşnut olduğu an, dua anıdır. Zira Allah herkese ve herşeye yeten, 
kul ise kendisine dahi yetmeyendir. Kulun kulluğu bu hakikati itiraf ile başlar. 
Dua etmek, kendine yetmediğini itiraf etmenin en güzel yoludur. 
Zaten şirkin bir tarifi de insanın kendi kendine yettiğini zannetmesidir.
  
[Resim: ckPXiU.png]
 
Fatiha’nın tekrarının hikmeti: 
Bu mübarek surenin namazın her rekatında tekrarlanması sayısız hikmetler içerir. 
İlk akla gelenler:
   
 1-Fatiha’daki hakikatler öyle yüce hakikatlerdir ki, onları değil unutmak, 
unutma ihtimali dahi insanı diken üstünde tutmalıdır.
  
 2-İnsan unutan bir varlıktır. Unutan insana hatırlatılır. 
Allah’da Fatiha ile insana Rabb’iyle nasıl ilişkiye gireceğini hatırlatmaktadır.
 
 3-Fatiha’nın namazın her rekatında tekrarı, salt tekrardan öte bir hakikate işaret eder. 
O da Fatiha’nın sınırlı lafızlarının arkasında bitmez tükenmez bir mana okyanusu barındırdığı gerçeğidir. 
Bu yüzden Fatiha’nın her okunuşu bir tekrar değil, 
o mana okyanusundan bir kısmının daha akleden kalbe nazil olmasıdır.
   
  
 [Resim: ckPXiU.png]
  
1-Elhamdü lillahi Rabbi’l Alemin  
(Hamd, bütün alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.)
 
El Hamdü: Kur-an’da tam 38 kez geçer. 38 yerde de aynı manaya gelir. 
Muhkem bir sözcüktür. İkinci bir manası yoktur. Ve mükemmellik atfı demektir. 
Yani bir şeye mükemmellik  vermek demektir. Övgülerin mükemmeli, sevgilerin mükemmeli, 
tüm senaların mükemmeli, tüm yüceltmelerin en mükemmeli kim içindir? Allah içindir. 
Yani bu şu demektir: Mükemmelik Allah’tan başkasına ait değildir.
 Ne kadar güzellik varsa tanıdığınız, bildiğimiz hepsini mükemmel bir biçimde Allah’a atfedebiliriz. 
Bu, bu anlama gelir.
 
Esasen Türkçede ‘’Hamd’’i karşılayacak bir kelime yoktur.
El-hamdü lillah, Allah’ı tüm üstün vasıflarla övmek demektir.
 
Hamd ile şükür arasında fark vardır. Şükür verilen bir nimete karşılık olarak yapılır. 
Hamd ise verilse de, verilmese de, verilip geri alınsa da yapılır.
 
Şükür hamdin başlangıcıdır. Hamdi şükürden ibaret olan, Allah’ı sadece eline geçen ile anıyor demektir. 
Bu tüccarın hamdidir. Hamd şükürden ibaret olursa, sadece verilenle sınırlı kalır.
 
Rıza hali hamd halidir. Kul Allah’tan razı olmuştur. Sadece O’nun vermesinden değil, 
vermemesinden de razı olmuştur. Bu hale sahip olan kul, Allah’ın vermemesine de hamd eder. 
Bunun bir ileri safhası cezaya hamddir.
 
Cezaya hamd; hırsızlık yaptığı için kesilen koluna bakıp, ‘’beni senden kurtaran Allah’a hamd olsun’’ 
diyen sahabinin hamdi işte bu hamddir.
 
Cezaya hamd makamı, cezanın ödül mü, mükafat mı olduğuyla ilgilenmez. 
Onun ilgilendiği, Allah’ın kendisiyle ilgilenmesi hakikatidir. 
Ceza, ödül de olsa, bela da olsa, neticede Allah kendisiyle ilgilenmektedir. 
Zira kulun başına hiç musibet gelmemesi, Allah’ın o kuldan ilgisini kesmesidir. 
O bunu bildiği için, başına gelen sağanak gibi belaları hamd ile karşılar. 
Buna gerekçe olarak da, ‘’Rabbim benimle ilgileniyor ya, gerisi ne gam’’ der.
  
Kazaya hamd, hamdin kemalidir. ‘’Olanda hayır vardır.’’diyenin hamdi işte bu hamddir. 
Olup biten herşeyin arkasında alemlerin Rabbi’nin kudret parmağını görür ve 
‘’Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler’’ der.
   
Küfür ve dalaletin dışında her şeye hamd olsun.
  
Hamd üç şekilde olur.
 
  1-Dil ile hamd: Bu hamdin söz halidir. Tesbih de denir. Kur’an ‘’Elhamdülillah de’’ diyerek bunu emreder. 
Zira dil aklın ve kalbin aynasıdır. İnsanın içinde ne varsa diline o gelir.
 
  2-Organların hamdi: Bu, eylemlerle hamddir. Dilde olan hamdin, haldeki tezahürüdür. 
Hakkı görmek, gözün hamdidir. Hakkı işitmek, kulağın hamdidir. Hakkı tutup kaldırmak elin hamdidir. 
Hakka yürümek, batıldan kaçmak ayağın hamdidir. 
İradeyi doğru kullanmak, iradenin hamdi, aklı doğru kullanmak aklın hamdidir.
 
  3-Kalbin hamdi: Bu gönül ile hamddir. Hamdin duygu halidir. 
Kalb hamde durursa, kul Rabbinden razı olmuştur.
Hamd halinde olan bir kalb, Allah’ın övdüğünü över, sevdiğini sever. Allah’ın yerdiğini yerer. 
Sevmesi ve nefreti Allah içindir. Öfkesi ve rızası Allah içindir. Bu duyguların tümü, kalbin hamdi olur.
 
Cahilin hamdi sadece dil iledir. Allah verince hamd eder. Ve bunu sadece diliyle yapar. 
Nimeti görünce hamd aklına gelir. Görmeyince gelmez. İstediğinin verilmemesine hamd etmeyi düşünemez.
 
Alimler, bilenler hamdi sadece diliyle yapmaz, Aklıyla, haliyle ve ameliyle de yapar. 
Alim, sadece verince hamd etmez, vermeyince ve alınca da hamd eder. 
Bilir ki, veren O’dur. O’nun sadece vermesi değil, vermemesi de nimettir. 
Zira  vermesinin mi, vermemesinin mi hayırlı olduğunu en iyi O bilir. 
Vermediyse, vermemesi hayırlıdır. Buna hamd edilir.
 
Hz. Ali, ‘’Ben O’nun Allah olduğunu her istediğimi vermemesinden bildim.’’ Der. 
İnsana her istediğinin verilmesi bela olarak yeter. O’nun alması da 5 açıdan hamd sebebidir.
 
  1-O vermiştir, O almıştır. Verenin almasından daha tabi ne olabilir?
 
  2-İsterse aldıktan sonra yeniden verebilir.
 
  3-Daha iyisini vermek için almış olabilir.
 
  4-Alması vermesinden daha hayırlı olabilir.
 
  5-Ahirette ebedisini vermek için, dünyada geçicisini almıştır.
 
  Duasına hamd ile başlayan kul, Rabbine zımnen şunları söylemiş olur:
 
-         Önceki verdiklerini unutmadım. Ve onlardan dolayı sana hamd ediyorum.
 
-         Sana hamd ederek başlıyorum, istediğimi versen de, vermesen de 
      sana hamdimin değişmeyeceğini böylece beyan ediyorum.
 
-         Duama hamd ile başlayarak, bana verdiklerinin en büyüğünün hamd olduğunu ifade ediyorum.
 
-         İşte bu yüzden hamd duanın ta kendisidir. Sadece dua ederken değil, 
      Allah’tan bağışlanma taleb ederken de kul hamd etmeli.
      Eğer böyle yaparsa hamdi aynı zamanda istiğfarı olur. 
      İstiğfar kulun kusurunu bilmesi, hamd ise kulun Allah’ın kusursuzluğunu bilmesidir.
 
-         Hamd Allah’tan hoşnut ve razı olmaktır. Allah’ın razı olmasını isteyen önce kendisi Allah’tan razı olmalıdır.


Hamd edene düşen, en yüksek övgüler dizdiği Zat’ın karşısında burnunu havaya dikmemek, 
başını secdeye koymaktır. Secde hali, beden diliyle yapılan bir hamddir.
  
Hamd ile tevazu, hamdsizlik ile tekebbür (kibir) arasında doğrudan bir bağ vardır.
Hesap günü herkese hakkaniyetle hükmedilecek ve herkes Allah’a hamd edecektir. 
Cehennemlikler de buna dahildir. Zira kendileri hakkında verilen hükmü hak ettiklerini tasdik edecekler…
  
Allah’tan razı olan kişi, Allah’ın razı olduğu kişidir. Böyle bir kulda rıza hali hamd haline dönüşmüştür. 
Bu hal, küfür ve dalalet dışında her şeye hamd etme halidir. 
Bu hal ile hallenen mümin, yalnız sıhhatliyken değil, hastayken de hamd eder. 
Yalnız varlık içindeyken değil, yoksulken de hamd eder. Yalnız güçlüyken değil, güçsüzken de hamd eder. 
Yalnız bollukta değil, darlıkta da hamd eder.
    
Böyle yapınca ne mi olur? Bedenin hastalığı ruhuna şifa olur. Maddi yoksulluğu manevi yücelmeye dönüşür.
Fiziki güçsüzlüğünden metafizik bir güç oluşur.
Maddi darlığına rağmen manevi bir bolluk ve genişlik içinde yüzer. Hamd sayesinde derdi dermanı olur.
  
Hamdsizliğin en büyük sebebi kibirdir.
Hamdetmeyi bilenler, değil yapmadıklarıyla övünmek, yaptıklarıyla dahi övülmeyi istemezler. 
Zira onlar yaptıkları iyiliklerin  Allah’ın bir ihsanı olduğunu bilirler. İyiliğe ödül beklemezler. 
Zira yaptıkları iyiliği, kendilerine yapılmış ilahi bir ödül olarak görürler.
    
Cennette ibadet yoktur. Cennette ibadet biter, fakat hamd devam eder. 
Zira hamd, Allah’a olan muhabbetin eseridir. Allah’a olan muhabbet ise müebbettir.
   
Cennete giren kişi, ‘’mutluluklar…’’ ile karşılanır. Bu ‘’hoş geldin’’ teşrifatına cennetliğin mukabelesi 
‘’ Alemlerin Rabb’ine hamd olsun’’ demekten ibarettir.
Böylece hamdin ödülü cennet, cennetin teşekkürü ise hamd olur.
 
Rabbim bizleri de onlar arasına kat!
Bizim de davamızın sonu, ‘’el-hamdü lillah rabbil alemin’’ olsun. (Amin)
[Resim: ckPXiU.png]
  
Gerçekten de Fâtiha bir teşekkür (cümlesi) ile başlıyor ve bizi gizli, 
ilahî bir ilişki ile başlangıçta kâinatın içinde varlık sahasına atıyor ve o sırada 
Rahmân ve Rahim bir daha tecelli ediyor ve gerçekleri tebliğ etmekle 
bir iki ıslah döneminden sonra ilahî bir mükellefiyetin gereğini sezecek kadar 
idrakimizi terbiye ederek ve konuşmayı öğretmek sureti ile iyilikte bulunarak 
Allah'ı ve kendimizi tanımak için bizi yoktan var ediyor ve işte o zaman Allah'ın birliğine 
"Yalnız sana ibadet ediyoruz ve sadece senden yardım diliyoruz" 
diye bir bey'at anlaşması yaptırmak üzere bize konuşma hakkı veriyor.
  
Ve biz de bütün sosyal vicdanımızla konuşarak söze başlayıp bu anlaşmayı yapıyor 
ve o bağlantı ilişkisini böyle ezelî bir rahmet ile 
zevalsiz bir sosyal ve hukukî sözleşmeyi yapıyoruz ve o vakit bizim de
 "neste'în" (yardım diliyoruz) derken biz de bir  irademizin,
 bir şeyi istemeye hak ve yetkimizin olduğunu anlıyoruz ve derhal duası ile 
Allah'ın huzurunda yer alarak sonuna kadar söylüyoruz. 
 
Bu şekilde ezeldeki (başlangıcı olmayan zaman) ve besmeledeki gizli (mânâ), 
Fâtiha'da ve şimdiki zamanda konuşan biri olarak ortaya çıkıyor da 
ezelî zâhir olan görünmüyor ve sonunda bizim idrakimizde ve 
konuşmamızda hazır olması ile merkezimizde ve çevremizde bir muhatab olarak 
hazır bulunuyor. işte ezeli ve sonsuz bütün hayat dengeleri bunun içindedir. 
Basit birkaç cümle gibi görünen Fâtiha, yaratılışın, yaratanın, yaratıkların 
bütün sırlarını toplayan bir kanun-i küldür, (genel ve temel ilkedir). 

Baş tarafındaki üç âyet ile sonundaki üç âyetin bağlantısı gibi olan bu bir âyetle Fâtiha 
böyle sonsuz üstü bir varlıklar denklemini kayda geçirmiştir.
Fâtiha'daki bu ruhu, bu manevî inceliği ve bu denklemi, 
şu kudsî hadis ne güzel açıklamıştır: 

"Ben namaz sûresi olan Fâtiha'yı kendim ile kulum arasında yarı yarıya taksim ettim; 
yarısı benim ve yarısı kulumundur. Kuluma istediğini veririm." 

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de bu hadisi şöyle açıklıyor: 
Kul der; Allah da; "kulum bana hamdetti" der; kul der. 
Allah da "kulum beni övdü" der; kul der, 
Allah da der ki; "kulum beni ululadı". 
Ve buraya kadar benimdir, kulumla benim aramda, 
sûrenin sonu ise yalnız kuluma aittir ve kulumun istediği kendi hakkıdır, diyor.
 
Sonuç: Allah’tan isteme usulünün ilk halkasını hamd oluşturur. 
Kişi Allah’tan bir şey istemeden önce hamd etmelidir.
 

  [Resim: ckPXiU.png]
  
Rabbil Alemin: Allah’tan isteme usulünün ikinci halkasını, 
Allah’ın alemlerin Rabbi olduğunu bilmek oluşturur.


"Rabbü'l-Âlemîn", Allah'ın sıfatıdır. Bu terkibin dilimizde herkes tarafından bilinmesinden dolayı 
terceme edilmesine gerek yoktur.
Kur'ân "Rabbi'l-avâlim" demiyor da "Rabbü'l-âlemîn" diyor ve bununla özellikle akıl sahibi varlıkları 
üstün tutarak onların dikkatlerini çekiyor.

Bakara Sûresi'nin başında "Müttakîler için yol göstericidir." (Bakara , 2/2) yüce âyetinde 
anlaşılacak olan bu öz işaret, Kur'ân'ın inmesinin hikmetini göstermek itibariyle 
Fâtiha'nın başında bulunması çok önemlidir. Bu işaret ve Allah'ın bu uyarısıdır ki sıfatları ile takviye edilince, 
akıllı varlıkların hislerini görünmeyen âlemden görünen âleme getirip diye hitap etmekle 
Allah'ın birliğine ve onunla andlaşma yapmaya sevkedecektir. 
 
 
 Alemlerin Rabbi, varlığı bir amaçla yaratan ve yarattığı amaca ulaşması için varlığı terbiye edendir. 
İnsanın da bir yaratılış amacı vardır. Ve bu amacı gerçekleştirebilmesi için terbiye edilmesi gerekmektedir. 
 
Rabbil Alemin: Nasıl bir Allah? Öncelikle bu soruyu sormamızı bekliyor Kur-an ve cevabında da  

 ‘’Alemlerin Rabbi olan Allah içindir’’ 

diyor. Demek ki özel bir seçim. Alemlerin Rabbi olmak Allah’ın bize ilk duyurmak istediği özellik.

Sen kimsin Allah’ım? Besmelede böyle bir soru sorduk. O dedi ki:
 
- Rahman’ım. Onun içinde merhametimle muamele ettim.  Bismillahirrahmanirrahim. 
Onu öğrenmiştik. Peki bu niye farklı geldi?
 
Rahman olduğum için merhametimle muamele ettim, terbiye ettim alemleri. 
Ve o terbiye sonucu olarak da işte bu vahyi gönderdim. İnsanla konuştum, insana hitap ettim. 
İnsana tenezzül ettim anlamına gelir. Onun için Rabbil alemin… Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. 
Alemlerin terbiyecisi, mürebbisi olan Allah’a hamd olsun.
 
Bu aslında ‘’Ya Rabbi niçin Rahman’sın, niçin Rahim’sin?’’ ya da 
‘’ Ya Rabbi Rahman ve Rahim oluşunun göstergesi nedir?’’ diye sorarsanız, işte o sorunun cevabıdır.
 
Eğer benim  rahmetime, benim size olan şefkat, merhamet ve acımama bakmak istiyorsunuz,
 bakın sizi muhatap alıyorum, size hidayet gönderiyorum, rehber gönderiyorum, peygamber gönderiyorum, 
kitap yolluyorum. İşte sizi terbiye içindir bunlar. Bu manaya gelir. 
Yani, size karışıyorum Sizi yaratıp sokağa bırakmıyorum. Sizi yaratıp başıboş olarak  bırakmıyorum. 
Aynen Kur-an’da buyrulduğu gibi  ‘’ İnsan başıboş dolaşacağına , başıboş bırakılacağını mı sanıyor.’’
Allah’ın Rab oluşu böyle bir kanaati yalanlıyor. İşte Rab oluşu bu anlama geliyor.
 
Rab, bir çok mana içeriyor.  
Öncelikle terbiye eden. Basamak basamak bir şeyi kapasitesinin sınırlarına göre yücelten. 
Bir şeyi kemale ulaştıran. Bir şeyi yaratan, yarattıktan sonra görüp gözeten, kollayan… 
Onun varolması için gerekli olan zemini de yaratan…  
Onun varolması için, onun özelliklerini, hayatta kalmasını sürdürebilmek için gerekli olan ortamı da yaratan demektir.
Sadece bununla kalmayıp  yarattığı bu şeyi kemale ulaştıran. Kapasitesinin sınırlarına taşıyan demektir.

Yine yarattığı hakkında hüküm veren anlamına gelir Rab. 
Hüküm veren, onun için kurallar koyan, onun tabi olacağı yasaları belirleyen. 

Rabb yalnız "terbiye eden" ile eşanlamlı değil, aynen "terbiye" gibi olan ve bundan dolayı zorla ele geçirme, 
üstün gelme, ihsan, idaresi altına alma ve tasarruf etme, öğretme ve yol gösterme,
 teklif, emir ve yasak, teşvik, korkutma, gönlünü alma, azarlama gibi terbiye için gerekli olan bütün şeylere sahip, 
kuvvetli, mükemmel ve kusursuz olan bir terbiye edici demek olur. 
Bütün bu anlamlara gelir Rab.
 
Terbiye bir şeyi basamak basamak, yavaş yavaş olgunluğuna ulaştırmaktır ki, 
bunun alâmeti, seçme ve olgunlaşma olur. 
Âlemlerin her kısmında ise terbiye ve olgunlaşma kanunlarının hareketi her an ve her saniye görünüyor. 
Ve bundan dolayı böyle sonsuz bir gücün Allah'a ait olduğu, dünya işlerinde şeksiz ve şüphesiz olarak okunmaktadır.
İşte âlemlerin Rabbi bize bunu hatırlatıyor. 
 
Âlemlerin Rabbi denince her insan kendi görebildiği kadar olsun bütün âlemlere 
zihninden bir geçit resmi yaptırır ve bunu yaptırınca mutlaka terbiye kanununu görür. 
Demek biz Rabbimizi âlemlere bakmakla bileceğiz. 
Fakat âlemleri de ancak O'nunla bağlantı kurarak tanıyabileceğiz.
 
Birtakım filozoflar kâinatın şeklinin böyle yavaş yavaş gerçekleşen bir terbiye ve 
olgunlaşma kanunu takip ettiğini görememiş. Bunlardan bir kısmı hepsinin bir defada 
sebepli veya sebepsiz olarak birdenbire meydana gelmiş olduğunu, bir kısmı da tabiat (kanunu) iddiası ile 
kâinatın sonradan meydana geldiğini inkâr edercesine kâinatın bugünkü şeklinin ve varlık düzeninin 
başlangıçsız olduğunu iddia etmeye kadar varmıştır. 
 
Bunlara göre mesela insan, ancak insandan olur ve insan ezelden beri vardır.  
Kâinatta ilerleme ve gerilemenin mânâsı yoktur. Bir şeyi istemenin, çaba harcamanın ve kazanmanın faydası yoktur.
Bütün kâinatta eskiden beri varlıkların her çeşidi serpilmiş, uzayda hiçbir ortak düzeni takip etmeyen 
cansız cisimler ve cansız cisimlerde sayılamayacak kadar varlık çeşitleri kendilerine ait bütün tabiatlarıyla 
eskiden beri var olan bir zorunluluk ve gereklilik içinde yüzer giderler. 
 
Şüphesiz bu sözler, hem deneylere ve hem de akla taban tabana aykırı birer katmerli cahillik idi. 
Hiç olmazsa tamamen gözlerimiz altına girebilen eşya çeşitlerinin dün yok iken 
ufacıktan meydana gelip yavaş yavaş büyüdüğünü ve bunun tersine yine yavaş yavaş kaybolup gittiğini 
her gün tecrübe ile görüyoruz. Gözlemlerimizin kapsamına giremeyen şeylerin de böyle olduğunu delillerle, 
aklımızla biliyoruz. 
 
Şurada bir adacık ortaya çıkıyor, süzülmüş topraklar taşlaşıyor, 
taşlar eriyor, madenler filiz veriyor, kayaların, toprakların arasında tohumcuklar ve o tohumcuklardan çeşitli otlar, 
ağaçlar, türlü türlü hayvanlar türüyor, ürüyor, sümük gibi bir spermanın içinde yüzlerce insan tohumu fışkırıyor,
tasfiye ve aşılama ile bundan yavaş yavaş canlanma aşamalarını geçirerek embriyon, embriyondan canlı kemikli cenin, 
ceninden ağlıyarak doğan bebek, küçük çocuk, yine aşamalı olarak yuvarlanan, yürüyen, kekeliyen yavrucuk, 
sonra koşup oynayan afacan çocuk, sonra dişlerini değiştirip şahlanmaya başlayan büluğ çağına ermiş iyiyi kötüden ayıran,
 sonra çiçeğini açıp meyvasını vermeye özenen akıllı ergin, sonra şahin gibi dünyaları tutan çalışkan bir delikanlı, 
sonra arslan gibi olgunluk çağına ermiş olgun, sonra fiziki yapısı maneviyatında erimeye ve görüşü, 
seçme kabiliyeti süzülmeye (zayıflamaya) başlayan bir yaşlı, nihayet sadece iyi veya kötü bir ruh olup uçmaya 
veya göçmeye hazırlanan pek yaşlı zayıf bir insan, özetle yer ve zaman içinde nefesten nefese sayılamayacak kadar 
şuur yükleri ile yürüyen ve her an şekilden şekle değişerek varacağı yere varan ve bütün bu değişmelerde
hiç değişmemiş gibi ben ben deyip giden insanlar akıp akıp gidiyorlar. 

Öyle ki hiçbir zaman bu günkü âlem, dünkü âlemin her açıdan aynısı olmuyor ve bütün bunların ötesinde 
bütün bu akıntıları ortaya koyup ve bağlayarak bize daima Allah'ın birliği şuurunu veren 
tükenmez kudret sahibi daimi kalan bir gerçek, her vakit her an varlığını ilan ediyor ki 
biz o ana, o vakte şimdiki zaman diyoruz. 
 
Ve bu şimdiki zaman içinde geçmiş ve gelecek zamanı yaşıyarak o gerçeğe kavuşuyoruz. 
Gerçek daima gerçektir. Kâinat ise her an değişen ve birbirine bağlı olarak aralıksız ve düzenli değişen, 
bu bağlılık ve düzen ile akıl ve fikrimiz o gerçeğin yansımalarını, kalb ve idrakimiz de 
o durum içinde bizzat onun tecellilerini görüyor.
 
Bundan dolayı gözle görmenin, tecrübenin, aklın ittifaklarıyla meydana gelen bu anlatım 
ve ısrarları karşısında; kâinattaki sonradan peyda olma, terbiye ve olgunlaşma gibi hususları inkâr etmek, 
körlükten, katmerli cahillikten ve ruhi bunalımdan meydana gelmiş bir sapıklıktır. 
 
Kâinatta, yaratma, terbiye, seçme ve olgunlaşmanın yürürlükteki ilahî bir nizam olduğu ve 
Allah Teâlâ'nın da mutlak kemâl sahibi olarak bunun tam sebebi olduğu her türlü şüpheden uzaktır. 
Bunun için son yıllarda ilim ve felsefe kâinatta, diğer bir ifade ile tabiatta olgunlaşma kanununun 
geçerliliğine kesinlikle hükmünü vermiştir. Bugün terbiye, seçme ve olgunlaşma, 
akıllı ve bilgili insanlığın üzerinde yürümek istediği bir kanun olarak kabul edilmektedir. 
Olgunluk ise basit bir birlikten bileşik bir birliğe yani o tek şey üzerinde yavaş yavaş 
birçok şeyin toplanması sureti ile noksandan artan ve olguna giden ve bunun aksine 
bileşikten basite, birçok şeyden tek şeye dönüşen olayların ve oluşların akışıdır.
 [Resim: ckPXiU.png]
   
 
Rab Allah’ın bir isim sıfatıdır demiştik ve  Kur-an’da bir çok yerde gelir.
Ancak bu konuda çok ilginç bir not: Kur-an’ın ilk nazil olan otuz suresinde Allah ismi yirmi defa geçiyor.
Rab sıfatı  tam seksen  kez geçer. Rahman suresinin dahil olduğu tasnifte  ilk inen otuz sure . 
Yani iniş-nüzul sıralamasında  Rab sıfatı Allah isminin tam  dört katı  geçer. 
Bu elbette tesadüf  sayılamaz. Peki nedir bunun hikmeti? Diye sorulacak olursa, hikmeti şudur:  

Rab ismi-sıfatı  müşriklerin inkar ettiği bir sıfattı. Müşrikler Allah’a iman ediyorlar, 
ancak Allah’ın Rab oluşunu inkar ediyorlardı. Bu inkarları fiili idi. 
İşte putları  bunun için ittihaz  etmişlerdi. Bunun için putlara tapmışlardı. 
Çünkü onlar uzak bir Allah’a inanmışlardı. İşlerine karışmayan,  hayatlarına bulaşmayan, 
kendilerini duymayan, kendilerini görmeyen, çok uzak, kendilerine el uzatamayan bir Allah!.. 
Onun  için de putları aracı olarak seçiyor ve diyorlardı ki Kur-an’ın ifadesiyle 

‘’-Bu putlar Allah’la bizim aramızda aracılardır.’’ Diyorlardı. 
 
Bunun içindir ki ilk inen otuz  surede Rab sıfatı, Allah isminin tam dört katı geçiyor.
 
Aslında burada problem şu: Problem Allah’a inanmama değil, Allah’ın Rab’liğine inanmama. 
Bu sebeple Kur-an Allah’ ı ispat etmez. Allah’ın varlığını ispat etmek için herhangi bir ayet tahsis edilmemiştir. 
Ancak Allah’ın Rab’liğini ispat eder.
Allah kainatı, insanı, tüm eşyayı yarattığını ve terbiye ettiğini,  onun içinde kural ve kanun koyduğunu ifade ediyor.
 Bu çok önemli bir noktadır.
 
Allah’ın Rab oluşunun sırrı, Allah isminin öz manasında saklıdır. O sır, ‘’sevgi’’ dir. 
Anne-baba evladının terbiye ve bakımını görev ve sorumluluğuyla üstlenir. 
Bakıcı bebeğin terbiyesini ücret karşılığı üstlenir. 
Öğretmen talebenin terbiyesini memur olduğu için üstlenir. 
Allah kullarının İmanına ve inkarına, evliyalığına ve eşkıyalığına, itaatine ve isyanına, 
iyiliğine ve kötülüğüne, sadakatine ve ihanetine bakmaz.  
Bu yüzden Rabbin Rububiyet hakkını inkar, O’nun sevgisine ihanet demektir.
 
İnsan terbiyesinde tamamlanmış bir süreçten söz edilemez.
 Dolayısıyla terbiye ölünceye kadar devam eder.
 
Alemin: Alemin  ifadesi  varlık  kategorileri anlamına gelir.  
Burada ki aleminden kasıt şuurlu varlıklardır. 
Tüm tanıdığımız ve tanımadığımız şuurlu  varlıkların Rabbi olan Allah’a hamdlerin ve övgülerin tümü O’na olsun.
Kur-an’ın başka yerlerinde alemin ifadesinden biz daha geniş  anlamları da anlıyoruz.  
Yani bir başka ayette alemin tüm varlığı içine alan anlamıyla  geliyor. 
Bir başka ayette cansızları da  içine alan anlamıyla geliyor.
Yine başka bir ayette melekleri de kapsayan anlamıyla geliyor. Ama fatihadaki alemin  sadece şuurlu varlıkları kapsayan bir ifadedir.

Bu öğeyi yazdır

  İNEK VE İNSANOĞLU
Gönderen: Selâm - 16-08-2020, 08:05 - Forum: Şiir - Cevap Yok

 


[Resim: 6pAwbD.jpg]

 
İNEK VE İNSANOGLU
 
 
Behey İnek;
Gündüz çayıra, gece ahıra,
Niçin geldin sen bu dünyaya ?
Dans, bar, meyhane tanımazsın,
İçip, coşup çalıp oynamazsın.
Bunları yapmak kabahat mı?
Seninki de hayat mı?
 
Talim edersin yarım ölçek kırık arpaya,
Her gün de şükredersin bir çuval samana.
Önünden bile geçmedin, tanımassın barı,
Bildiğin iki renk, ya siyahtır ya sarı.
  
 
[Resim: Nu1YT6.jpg]
 
Hikmet-i İlahi inek dile geldi,
Sorulara bir garip cevap verdi.
 
Ey insanoğlu , Eşref i mahluk.!..
Peki seni niçin Halketmiş Halık?
 
Bre, Allah tan korkmaz,
Kuldan hiç utanmazsın,
Bak şu buz dolabında neler var ? sayamazsın,
Yağ benim, peynir benim, süt benimdir,
Yoğurt benim, ayran benim et benimdir.
Kavurma, salam, sucuk, pastırma,
Bak çarık olmuşum senin ayağında.
Belinde kemersiz hiç yapamazsın,
Ben olmasam donunu bile tutamazsın.!..
Tandır da yanan tezek de benim,
Daha saymakla bitmez hünerim...
 
  
   
[Resim: Fe5HQJ.jpg] 
  
  
Övünmek gibi olmasın,
Sohbete riya karışmasın,
Ben mubarek ve kutsalım.!..
Milyarı geçer, bana Rab diye tapanım!...
Tövbeler olsun...bu söz yakışmaz bana,
Allah akıl versin insan oğluna.
Bana tapan ahmaklar bir kenara,
Şaşarım doğrusu şu iki ayaklı varlıklara.
Kiminiz ateşe tapar,kiminiz puta,
Kiminiz gönül vermiş çakala kurta,.
Kiminiz de der ki, insanın aslı kurbağa!
Bu mantıkla esfeli safilinden aşağıya!
 
Tarlada saban çekerim, yolda kağnıyı,
Dağ tepe aşarım hatta deniz ve ırmağı,
Düğünlerde davul olurum, cenazede aşınız,
Keşke benim kadar ferasete erse aklınız!
 
Ey insan oğlu;
Senin etin yenmez, derin yüzülmez,
Kanın içilmez, kılın beş para etmez.
Ne yağ verirsin ne de tezek,
İlk günde kaçarsın, tarlaya sürsek.
 
Oysa senin de mutlaka bir vazifen olmalı,
Benim bu yermem den birazcık ibret almalı.
 
Sor bakalım nefsine, niçin gelmiş dünyaya?
Ne yapmak lazım Eşrefi mahluk olmaya?
 
Sen kendini başı boş bırakılacak mı sanırsın?
Ah...bir bilsen meleklerden büyük tebcile mazharsın!
 
Nice gizli ruh halleri var senin toprak sinende,
Yer, gök, arş, kursi hatta gizli sende cennet de.
Allah, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı,
Tüm nimetleri emrinize verip, akıl ile donattı.
 
Hem sizler de irade nimeti var, meleklerde olmayan,
Aşağıların da aşağısı olur bunlarla Hakkı bulamayan!
 
Ben bir ineğim, sevk i tabii ile yaşarım,
Benim kadar feraseti olmayanlara şaşarım!
 
Hal- i lisanımla zikrederim, leylek kadar olmasa da,
Leyleğin ötüşünde da neler gizli? insan anlasa,
Hamd- u lek, şükrü lek, La şerike lek,
Bu zikir aşk ile sürer kıyamete dek.
  
   
[Resim: OZ9eBv.jpg] 
  
  
Ey insan oğlu;
 
Bırak beni, sen leylekle bile yarışamazsın,
Beyhude zorlanma, bir tek yumurta yapamazsın...
 
 
hüseyin gazi şener

Bu öğeyi yazdır