Hoşgeldin Ziyaretçi
Mesaj atabilmek için forumumuza kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





Forumlarda Ara

(Gelişmiş Arama)

Forum İstatistikleri
» Üye Sayısı: 351
» En Son Üyemiz: axuvugawepu
» Konu Sayısı: 94
» Mesaj Sayısı: 98

Tam İstatistik

Çevrimiçi Kullanıcılar
Şu anda 29 çevrimiçi kullanıcı var.
» 0 üye | 28 Misafir
Bing

En Son Konular
Mal Sahibi, Mülk Sahibi, ...
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
12-10-2020, 09:00
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 167
İBADET
Forum: İslami Kavramlar
Son Mesaj: Selâm
11-10-2020, 08:11
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 54
FATİHA SURESİ (Ders-4)
Forum: Kur’an-ı Kerim ve Tefsir
Son Mesaj: Selâm
07-09-2020, 23:41
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 234
Cennete Gitmenin Şartı
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
06-09-2020, 12:39
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 203
ORGAN HİKAYESİ (13+)
Forum: Multimedya
Son Mesaj: Selâm
05-09-2020, 12:54
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 159
Nankörlüğün Sonu
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
03-09-2020, 11:08
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 209
FATİHA SURESİ (Ders-3)
Forum: Kur’an-ı Kerim ve Tefsir
Son Mesaj: Selâm
03-09-2020, 00:05
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 177
“Kibrin Zehirli Meyvesi: ...
Forum: Makale
Son Mesaj: Selâm
01-09-2020, 21:09
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 181
Hüzne Giden Yol
Forum: Multimedya
Son Mesaj: Selâm
01-09-2020, 12:28
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 201
Herkes Ölüme Eşit Mesafed...
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
01-09-2020, 10:48
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 203

 
  1442. Hicri yılımız kutlu olsun
Gönderen: Selâm - 21-08-2020, 08:37 - Forum: Serbest Kürsü - Cevap Yok

[Resim: YJgAYi.jpg]


1442. Hicri yılımız kutlu olsun .

Bizlere İslam Alemine rahmet insanlığa hidayet ve barış getirsin inşallah.
Ömrümüzün kalanını geçeninden hayırlı ve bereketli eylesin yeni yılda yeni güzel işler yapmayı nasip eylesin.


Muharrem ayı Hicri takvime (ayı esas alan) göre senenin ilk ayıdır ve biz ibadetlerimizi
bu takvime göre yaparız.

Bu ayı birlikte tanımaya çalışalım ki ona göre değerlendirebilelim inşallah.
 
 
[Resim: 3172u0.jpg]
 
MUHARREM AYININ ÜÇ ÖZELLİĞİ


Bir tespit açısından belirtmek gerekirse, Muharrem ayının İslam tarihinde
belli başlı üç önemli özelliği vardır:

Birincisi oruç, ikincisi Hicrî takvimin başlangıcı olması, diğeri de 
Hz. Hüseyin ve evlatlarının Kerbela'da şehit edilmesidir.
Muharrem ayında tutulan oruç tarihi seyri yönüyle de 
bir özellik taşıyor. Peygamberimiz Medine'ye hicret ettikten sonra 
Medine'de yaşayan Yahudilerin oruçlu olduğunu öğrendi.

O gün Muharrem ayının 10. günü Aşura günüydü. 
 
"Bu ne orucudur?" diye sordu. 

Yahudiler, "Bugün, Allah'ın Musa'yı düşmanlarından kurtardığı, 
 
Firavun'u boğdurduğu gündür. 

Hz. Musa (a.s.), bir şükür olarak bugün oruç tutmuştur" dediler.

Peygamberimiz onlara, "Biz, Musa'nın sünnetini yaşatmaya sizden daha çok yakınız 
ve hak sahibiyiz" diyerek kendisi ve Müslümanlar o gün oruç tuttular. 

O yıl henüz Ramazan orucu farz olmamıştı. Fakat ertesi sene Ramazan orucu farz kılınınca 

Müslümanların oruç ayı Ramazan oldu. 
Aşura günü orucu konusunda ise Peygamberimiz 

herkesi serbest bıraktı, "İsteyen tutar, isteyen tutmayabilir" dedi. 

Böylece bu oruç, müstehab bir oruç olarak kaldı.



Bilgin sahabilerden İbni Abbas'ın rivayet ettiği bir hadiste de ifade edildiği üzere,
bir karışıklığa meydan vermemek ve Yahudilere benzememek için 
Aşura gününden önceki günle sonraki gün ilave edildi, böylece üç gün oruç 
tutmak sünnet olarak uygulanır oldu.
 
Dolayısıyla ne Peygamberimiz, ne Sahabiler, ne mezhep imamları ve müctehidler, 
ne de daha sonraki İslam âlimleri Muharrem ayının ilk on günü oruç tutulması 
konusunda bir beyanda bulunmamışlardır. 
Bunun dışındaki bir uygulamanın İslam ibadet tarihinde bir yerinin ve 
kaynağının olmadığını söylemek gerekir.

[Resim: DRzHb7.gif]
 
Takvim başlangıcı olması

Muharrem ayının İslam tarihinde bir takvim başlangıcı olması,
Hz. Ömer'in halifeliği döneminde tespit edilmiş, o tarihten bu yana pek çok 
İslam ülkesince kullanılagelmiştir. 1 Muharrem'in  Hicrî yılbaşı olması, 
Noel kutlaması gibi bir geleneği olmamakla beraber, 
yılın ilk günü olması açısından bir önemi de bulunmaktadır.

[Resim: DRzHb7.gif]
 
İslam Dünyasının Takvimi; Hicri / Kameri Takvim

Peygamber Efendimiz Medine’ye hicret ettiklerinde Müslümanlar, 
Efendimizin (sav) hicretini başlangıç kabul ederek, 
“Rasulullah’ın gelişinden bir ay önce, iki ay sonra…” diye 
hicri tarih kullanmaya başladılar. 
Peygamberimizin dar-ı bekaya irtihaline kadar bu suretle kullanıldı. Hz. Ömer,
وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ
[Şura, 38] ayeti kerimesi mucibince, kendi hilafeti zamanında ashabı toplamış
ve onlarla istişare etmiştir. Sa’d b. Ebî Vakkas Hazretleri, takvim başlangıcı olarak;
peygamberimizin vefatı zamanının esas alınmasını; Talha b. Ubeydullah Hazretleri,
efendimizin peygamber olarak gönderiliş tarihini; Hz. Ali, Rasûl-i Kibriya’nın
Medine’ye hicretlerini, başlangıç olarak kabul edilmesini teklif ettiler.
Şûra neticesinde Hz. Ali’nin teklifi üzerine ittifak edildi. 
Senenin başı olan Muharrem ayı,başlangıç olarak kabul edilerek, 
Peygamberin Ashabı kendilerine mahsus bir takvimini
tanzim etmiş oldular.

Kur'ân'da ise Muharrem'in ayının farklı bir özelliğinden söz edilir.
Tevbe Sûresinde (âyet:36), "Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı gün
Allah'ın yazdığı şekilde, on ikidir. 
Bunlardan dördü haram aylarıdır, dosdoğru hesap işte budur"
şeklinde bildirildiği gibi, bu dört aydan biri de Muharrem ayıdır. 
Haram ayları, değerli, önemli ve bu yönüyle de farklı özelliği olan aylardır ve
o aylara karşı saygılı olunması bildirilmiştir.

Peygamberimizin ifadesiyle "Şehrullahi'l-Muharrem- Allah'ın ayı Muharrem" 
olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, bollaştığı bir aydır. 
Allah'ın ayı, günü, yılı olmaz, ama Allah'ın rahmetine ermenin 
önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz
tarafından bu şekilde bildirilmiştir.

[Resim: DRzHb7.gif]
 
Diğer Peygamberlere verilenler

Muharrem ayının peygamberler tarihinde de ayrı bir yeri vardır. 
Başta Hz. Adem olmak üzere,
Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Yakub, Hz. Yusuf, Hz. Eyyub, 
Hz Yunus ve Hz. İsa gibi peygamberler Aşura günü, 
özel olarak bazı nimetlere ermişler, bazı sıkıntılardan kurtulmuşlardır. 
Bu yönüyle bir yıl dönümü kabul edilmektedir.
 
[Resim: DRzHb7.gif]

Yürekleri dağlayan Kerbela !?

Hz. Hüseyin (r.a) ve evlatlarının hunharca şehit edilmesi meselesine gelince, 

esas itibariyle şehitler mükâfatını almış, en yüce mertebelere ulaşmıştır, 

Yüce Allah'ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde 
 
vereceğinden şüphemiz yoktur.

Kaderî hükme boyun eğen her mü'min bu olaya üzülür, ancak itidalini 
 
ve soğukkanlılığını kaybetmez.


Duyguları onu birtakım taşkınlıklara götürmez.
Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür.
Bu açıdan bunu bir "yas merasimi" haline dönüştürmek sünnetin ruhuna
uygun düşmemektedir.
 

[Resim: DRzHb7.gif]

Bu öğeyi yazdır

  Mutluluğun Yolu
Gönderen: Selâm - 21-08-2020, 07:36 - Forum: Multimedya - Cevap Yok

 
 
MUTLULUĞUN YOLU
  
Eğer mutlu olmak istersen dünyada ve ahirette,
Tüm mutluluklar Allah’ın yanındadır.
  
Yardımcı olun ihtiyaç sahiplerine
Ve onlara sözlerin en güzelini söyleyin.
  
Bağlı kalın Allah’ın dosdoğru yoluna
Sakın korkmayın suçlanmaktan.
  
Allah’ın gösterdiği yolu izleyin
O zaman ulaşacaksınız huzur dolu topraklara.
  
Aradığın mutluluk, zenginlik hep burada
  
 İstiyorsan huzurun tadını çıkarmak
Her zaman temiz bir kalp ile yaşa.
  
Tartışmadan ve kavgadan uzak durursan eğer,
Göreceksin hayat ne kadar güzel.
  
Ve eğer kötü davranırsa insanlar size
Sabırlı ve cesur olun.
Yaklaşın tebessümle onlara ve nazik olun.
  
 Eğer mutlu olmak istersen dünyada ve ahirette,
Tüm mutluluklar Allah’ın yanındadır.
  
O’nun  gösterdiği yolu izleyin,
O zaman ulaşacaksınız huzur dolu topraklara.
  
Aradığın mutluluk, zenginlik işte hep burada…

Bu öğeyi yazdır

  Ecel Ile Emel Arasında Bir Ömür
Gönderen: Selâm - 21-08-2020, 06:57 - Forum: Serbest Kürsü - Cevap Yok

[Resim: HRJveJ.jpg]
 
 
“Ecel Ile Emel Arasında Bir Ömür”
 
Aynı yolu paylaştığım tüm yolculara…

  
Gerçekleştirilmesi zamana bağlı istek. Bu onun sözlük anlamı. Yani bir emele sahip olmak için 
kısmen zamanın garanti altına alınması gerekiyor gibi düşünebiliriz. Müslümanın zihninde ise 
zaman her daim ecelle birliktedir, ölüm öncesi için onu garantileyemeyeceğinin bilincindedir. 
Emel insana ‘garanti’ hissiyatını vererek, rahatlatır, gevşetir, kişiyi eceli erteleme fikriyatına 
yönlendirir. İnsanın gerçekleştirmek istediği şeylerle, insanın Allah tarafından takdir edilen 
gerçeğini karşı karşıya getirir. Bu konuda Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)  bizleri bir 
örnek vererek bilgilendirmiştir:
 
“Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) elindeki iki çakıl(dan birini yakına, diğerini uzağa) atarak:
 
“Şu ve şu neye delalet ediyor biliyor musunuz?” dedi.
 
Cemaat:
 
“Allah ve Rasulü daha iyi bilir” dediler. Buyurdu ki:
 
“Şu (uzağa düşen) emeldir, bu (yakına düşen) de eceldir. (Kişi emeline ulaşmak için 
gayret ederken ulaşmadan ölüverir)” (Buhari, Tirmizi, İbn Mace)
 
Ecel; ölüm zamanı, kula verilen vaktin sonlanma anı anlamlarına gelir. Şu sıralar varoluşçu
 psikolojiyle ilgilendiğim için insanı ‘insan’ olarak yaşatan faktörler üzerinde yoğunlaşıyorum. 
Bunlardan biri de ölüm… Psikoloji insanın hayatını ve ölümünü bir bütünün iki ayrılmaz 
parçası olarak ele alıyor. Birbirini anlamlı kılan iki parça…
 
Yaşamı ve ölümü bir bütün olarak algılamak günlük hayatta zihin dünyamızda yaşadığımız 
problemlerin çözümüne etkin bir katılım sağlıyor aslında. Sorumluluk almayı ve bu iki 
parçayı(hayat ve ölüm) aynı anda anlamlı kılacak farklı yollar arayışına sürüklüyor insanı.
 
İbn-i Sina insanı tanımlarken şöyle bahseder ölümden:
 
“İnsanın tanımı  hay, natık ve mait”tir. Yani insan, yaşayan, idrak eden,
ölen demektir. Bu tanıma göre, ölüm, insanın tamamı ve kemali olmuş olur.
 
Ölüm ile insan, en yüksek ufkuna döner.”
 
‘Modern’ çağda ölüm, insan yaşamının sınırlarının dışına itilmiş bir durumda ve her 
geçen gün daha da  üstü örtülen ve rahatsız edici bir duruma dönüşüyor. Bu rahatsız 
ediciliğin en büyük sebebi ise ölüme dair bilgisizlik.
 
 Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyuruyor ki:
 
“Dikkat ediniz. Eğer siz dünya zevkine ve eğlencelerine son verdiren ölümü çok 
hatırlayıp anlasaydınız şimdi gördüğüm durumdan ölüm sizi vazgeçirirdi. Öy­le ise
 lezzetleri kesen ölümü çok hatırlayınız. Çünkü her gün  kabir ( lisanı hal ile ) şöyle der:
 
Ben yalnızlık, gariplik, toprak ve haşereler eviyim. (Suyuti)
 
Önderimiz Rasulullah’ın (aleyhissalâtu vesselâm)  sözlerinde geçen ‘anlasaydınız’ 
kelimesi üzerinde durmamız gerekiyor… Anlamak: Bir şeyin ne demek olduğunu ve 
neye işaret ettiğini kavramak.
 
Ölüm biz Müslümanlara neyi işaret ediyor?
 
İnsanın ölüm gerçeğini kabullenmesi, bu gerçeğe dair elde ettiği bilginin derinliği onu, 
korkulu ve kötümser bir ruh haline sevk etmekten çok; kendinde bulunan değerlerini 
gerçekleştirebileceği bir yaşama yöneltir. Bir gün mutlaka öleceğini bilen kişi, kendini 
varoluş nedeni üzerinde düşünmeye zorlar. Aynı zamanda kişide ölüm düşüncesinin 
sağlıklı bir şekilde oluşması, ona kendini daha iyi tanıma fırsatı verebilir ve kendisinin 
ölümlü bir varlık olduğunu kavradığı ölçüde bu dünyadaki ödevlerinin ve yapabileceklerinin 
farkına varır. Kişinin kendi kendini tanıması, ölümü kendi içinde taşıyan bir varlık olduğunu 
algılaması ve özümsemesi kişiyi ölüm bilincine sahip kılacaktır. Bu da kişinin yaşamına 
‘anlamlı ve imanlı bir hedef’ koyacak ve onu üstlenmesine yardım edecektir.
 
Allah insanın ruhuna sonsuza dek yaşama arzusu koymuştur. Bu arzu terbiye edilmediğinde 
yani onun için ‘orta hal’ keşfedilmediğinde(kişiliğin farklı özelliklerinden dolayı insan kendi 
orta halini kendisi keşfeder), ‘emeller’e yani aşkınlığa, ölçüsüzlüğe dönüşür. 
Rehberimiz Rasulullah (aleyhissalatu vesselam)  insanın bu arzusunu hem ölüm öncesi 
hem de ölüm sonrası için faydalı hale getirecek şekilde bir nasihatte bulunmuştur:
 
Rasulullah (aleyhissalatu vesselam) şöyle dedi:
 
— Kul vefat edince, bütün amellerinin sevabı kesilir; üç ameli müs­tesnadır.
Bunlardan birincisi sadaka-i cariyedir(Sadaka-i Cariye, ağaç dikmeğe kadar her türlü 
hayr işleri demektir).
 
İkincisi kendisi ile faydalanılan bir ilimdir.
 
Üçüncüsü kendisine dua eden salih/saliha çocuktur. (Muslim, Ebu Davud, Tirmizi)
 
Böylece İslam insanı bir eser bırakmaya teşvik eder, faydası iki cihanda devam eden, 
Allah için yapılmış, O’na teslim edilmiş, O’nun kullarına faydalı kılınmış, -ölüme kadar olan- 
diriliği uzatmaya yönelik değil de bütünün diğer parçasında da bulunan bir eser. Yukarıda tarif 
ettiğimiz emel kavramından uzak bir eser. Uzaktır çünkü emeller ölüm öncesine yöneliktir 
ve garantilemek istediği zaman, kişiden ölümü uzaklaştırmak ister.
 
Kindi şöyle der: “Ölüm bizi gerçek vatanımıza götürecek bir gemidir. Gerçek vatanda, yokluk, 
hasret ve üzüntü yoktur. Ölüm doğamızın tamamlanmasından ibarettir. O yoksa insan da yoktur. 
Ölüm korkusu hayat ve ölüm hakkındaki bilgisizlikten kaynaklanmaktadır.” Sonra ölüm korkusunu 
şöyle bir metaforla anlatır:
  
“Karaciğerde bulunan ve fakat başka hiçbir şeyi tanımamış olan bir besin maddesinin 
aklı olsaydı; sonra başka yere nakledilmek istenseydi, gelişmesi için daha uygun bir bünyeye 
nakledilse bile, o bu durumdan üzüntü duyardı. Eğer o madde yumurtalara, ulaşıp sperme 
dönüşse, sonra yumurtalardan daha geniş bir yer olan rahime, nakledilmek istense, elbette 
bu durum onu fazlasıyla üzerdi. Rahime yerleştikten sonra, o maddeye, “yumurtalara döneceksin” 
dense rahimdeki durumuna nispetle, yumurtaların dar olduğunu ve gelişmiş insan suretinden 
uzak bulunduğunu hatırladığı için bu söz onu öncekinden kat kat fazla üzecektir. O maddenin 
rahimden bu geniş aleme çıkması istendiğinde, durum aynıdır, bu da onu fazlasıyla üzecektir.
 Şayet o, bu geniş ve güzel aleme çıksa ve sonrada rahime dönmesi söylense, dünya ve 
dünyadaki her şey onun mülkü olsa rahime geri dönmemek için derhal hepsini verirdi. 
İşte bunun gibi, dünya denilen, bu yerden ayrılış da kişiyi üzecektir.”
 
Kişi günlük hayatında yaptığı şeylerle kendisine ölüm sonrası için bir yer hazırladığını 
bildiği sürece ve amelleri de İslam’ın makbul saydığı ameller arasında yer aldığı sürece 
doğal olarak ölüm; buluşma, iyilerle birlikte olma, sürgünlüğün sonlanması, gerçek vatana 
kavuşma olarak düşünülecek ve korkulan bir şey olmaktan ziyade ferahlık yurduna göç olarak algılanacaktır.
 
Son olarak ölüm zamanının her ana yayılmış olma ihtimali kişiyi sürekli salih/saliha 
olmaya, geçen sürenin sağ tarafındaki melek tarafından yazılması için gayrete itecek 
büyük bir güçtür. Bu gücü hissetmemiz ve doğum ile ölüm arasındaki süreyi Müslümanca 
değerlendirmemize yardımcı olması için İbn Kayyım’dan bir not bırakıyorum:
 
“İlerleme yoksa mutlaka gerileme söz konusudur. Zira şu imtihan dünyasında kul 
seyir halindedir. Hayat devam ediyor ve hiç durmaz. Yerinde sayma diye bir şey 
gerçekten yok. Aynı yaş ve zindelikte asla kalınmıyor. Sonuçta insan ya yücelik 
merdivenlerinde tırmanır ya da alçaklık ve zillet basamaklarında yuvarlanır. 
Ya öne doğru ilerler ya da geriye doğru topuklar. Durmak yok. Ne tabiatta ne de şeriatta. 
Hayat araları süratlice katedilen konaklardan konaklar da duraklardan ibaret. 
Hedefler belli ya cennet yahut cehennem. Kimi hızlı kimi yavaş. 
Kimi öncü kimi artçı. Ama kesin olan o ki, yerinde sayan kimse yok. 
Farklılık ise tercih edilen hayat tarzlarında yahut da hızlılık ve yavaşlıkta.
 
Rabbimiz buyurur ki : “Cehennem gerçekten büyük belalardan biridir. 
Tüm insanlık için: Sizden ileri gitmek ve geri kalmak isteyenler için çok 
korkutucu olma bakımından gerçekten büyüktür. (Müddessir/35-37) 
Dikkat edilirse ortada duranı zikretmemiştir. Çünkü cennet ile cehennem 
arasında bir yer yoktur. Sonuç olarak denilebilir ki: salih amellere sarılmayanlar 
cehenneme götüren kötü amellerin ağına düşer.”

 
Sena Bağrıaçık
Faydalanılan Kitap ve Makaleler:
Kutub-i Sitte;
Camiu’s Sağir; Suyuti
Medaricu’s Salikin; İbn Kayyım
Ölüm Korkusu Üzerine Kuramsal Açıdan Psikolojik Bir Değerlendirme; Mustafa Koç
Varoluşsal sorunlar, Birey ve Yeni Hayat; Oğuz Öcal
İslam Filozof ve Düşünürlerinde Ölüm Korkusu ve Tedavisi; Müfit Selim Saruhan

Bu öğeyi yazdır

  Fakat iç mimarlık yuva yıkıyor!
Gönderen: Selâm - 21-08-2020, 00:11 - Forum: Serbest Kürsü - Cevap Yok

  
Allah ömür versin Prof. Nevzat Tarhan, "İçki, kumar ve iç mimarlık" diye vurgulayıp 
bu üçünü yuva yıkıcı olarak niteliyor.
  
Hani haksız da değil. Son yıllarda dengesini kaybeden nice aileler, kişilikler görüyoruz. 
Başörtüsü mü­cadelesinde nice yavrucak gözyaşı dökmüş, hayatları kararmışken, 
bugün bazı densizlerin onu mo­daya kurban edip defileler düzen­lemeleri ne 
kadar utanç vericiydi, hatırlarsınız.
  
Prof. Tarhan da bir mobilya mağazasında kocası ile kavga eden çarşaflı kadını görünce 
çok etkilenmiş. Sonra şu özetledi­ğimiz yazıyı yazma ihtiyacını hissettmiş.
  
"Sade yaşamanın güzelliğini kaybeden bir kültür bizim kültürümüz olmazdı.
  
İç mimari mesleği ile uğraşanlar yanlış anlamasın­lar ancak mesleklerinin 
bazı risklerini onlara anlatmak istiyorum.
  
Özellikle iç mimari ve tasarım üretiminde önde olan İtalya, İspanya’nın süratle 
krize yönelmesi bazı sosyal hastalık­ları bize hatırlattı.
  
Bu üç sosyal hastalık ailede ve ülkede ekonominin çöküşü­nün 
görünmeyen psikososyal nedenidir.
  
Batının “Hedonizm, Egoizm ve Komfortizm” hastalıkları çöküşün işaretleri olarak 
düşünülmelidir. Bu sosyal hastalık belirtileri bizde de çokça rastlanır oldu.
 
Zevkçiliği, bencilliği ve kişisel rahatını yücelten bireylerin çoğunlukta olduğu hiçbir 
aile mutlu olamaz, hiçbir kurum devam edemez ve hiçbir top­lum ayakta kalamaz.
 
BU ÜÇ HASTALIĞIN SONUCU...
 
İnsanların tembelleşmesi, lüks ve eğlencenin yüceltilme­si, görev ve sorumluluk 
duygu­sunda azalma olması, israfın, aç gözlülük ve doyumsuzluğun yaygınlaşması, 
sosyal ilişki­lerde saygının ve empatinin değerini yitirmesi, bencilliğin teşvik edilmesi 
sonucu toplum da bazı değerler geriler.
 
Sevgi, saygı, güven, merha­met ve sorumluluk değerleri zarar görür.
 
Halkın düzene sevgi ve gü­veninin zayıflaması ile birlikte toplumda adalet ve dürüstlük 
duygusunun gerilemesi sonucu gelir dağılımının bozulması ortaya çıkar.
 
Ahlaksız ticaret,
 
İlkesiz politika,
 
Faydasız ilim,
 
Emeksiz zenginlik,
 
Vicdansız haz ve Çilesiz dindarlık varsa “hedonizm, egoizm ve komfortizm" sosyal 
hastalıkları bu değerleri bozmuş demektir.
 
KREDİ KARTI TUZAĞI
 
Kredi kartını hazır nakit gibi algılaması ve kredi kartına taksit adı altında tuzak 
uygulamalar alış veriş çılgınlığını teşvik ediyor. Karşılıksız sermaye olan kredi 
kartlarının bankaların gelirlerinin dörtte birini karşılaması tesadüf değildir.
 
Tüketici davranışını etkileyen sosyal hastalıklar insanda temel özdenetim mekanizması 
olan “İstek ve ihtiyaç" dengesinin bozulmasına sebep oluyor.
 
Hoşuna giden bir kıyafet, ev eşyası, kişiye özel tuzaklan ihtiyacı olmayan 
şeyi almamız sonucunu doğuruyor.
 
Yetinme duygusu yani kanaat hissini zedeleyen modern yaşam tasarruflu 
yaşamayı eski kafalı olmak olarak sundu.
 
“Yemeyeceksen, harcamayacaksan. Neden kazanıyorsun?" diyen eşler 
şirketleri batırmaya devam edecekler.
 
Hatta bir genç çalışanımız iyi maaş aldığı halde işten ayrılmıştı. Kalite standartları 
gereği neden ayrıldığını öğrenmek istedik ve sorduk aldığımız cevap ağzımızı 
açık bırakacak cinstendi.
 
25 yaşındaki genç, “Burada iyi kazanıyorum ama harcamaya zamanım 
olmuyor neden çalışayım ki?" demişti.
 
Amacı yemek içmek ve eğlenmek olan T kuşağı gençlere insani değerleri öğretmek 
ve yüksek idealler vermekten başka çözüm gözükmüyor.
 
Yazar: Prof. Dr. Nevzat Tarhan

Bu öğeyi yazdır

  Evlilikte Aşk Şart mı?
Gönderen: Selâm - 20-08-2020, 22:57 - Forum: Serbest Kürsü - Cevap Yok




[Resim: 2sMRnU.jpg]
 
 
Evlilikte Aşk Şart mı?
 
 
Okuyucularımdan ara ara “Evlilikte aşk şart mı?” sorusu geliyor. Aşık olmadan evlenmiş 
olanlardan “Eşimi seviyorum ama aşk içimde ukde kaldı, keşke aşık olup evlenseydim.” 
gibi mesajların yanında; bekarlardan da “Evlenmek için biriyle görüştüm, beğendim fakat 
aramızda aşk yok, acaba evlendikten sonra birbirimize aşık olabilir miyiz?” soruları da geliyor.
 
Öncelikle aşk siparişle olacak bir şey değildir. Aşk kaderdir, diye düşünüyorum. 
Aşk: Acısı lezzetinden çok olan ağır bir imtihandır. Herkesin baş edebileceği bir şey değildir. 
Edemeyenlerin hayatı bir daha düzelmemek üzere dağılır zaten.
 
Medya sayesinde olmalı bir aşk arayışı var çok kişide. Aşk dizileri, filmler, aşk romanları 
içimizdeki sevilme arzusunu dürtüklüyor. Ancak normal bir sevgi yetmiyor, uç noktalarda 
bir sevgi istiyoruz. İstiyoruz da gerçekte aşkın ne olduğunu biliyor muyuz?
 
Mevlana hazretlerine aşkı sormuşlar “Ben ol da bil.” demiş.
 
Aşık olmayan birine aşkı anlatmak pek mümkün değildir. Bu yüzden aşka inanmayanlar da çoktur.
 Kendi yaşamadığına göre demek ki yok. Kimi insanlar aklıyla kimi insanlar kalbiyle yaşarmış. 
Aklıyla yaşayan insanlar aşık olamazlarmış. Bu yüzden bazılarının aşık olamaması aşkın 
olmadığını göstermez. Kalbiye yaşayan insanlardan bile aşık olmayan çoktur. Karşısına 
aşık olacak biri çıkmamıştır. Aşık olmadan evlenmiştir sonra da kendini korumuştur.
[Resim: T1QzCp.png]
Aşkı en güzel şairler anlatmışlardır. Aşk olmasaydı edebiyat olmazdı. 
Duygular bu kadar güzel anlatılamazdı.
 
Yâr’ deyince, kalem elden düşüyor,
 
Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor,
 
Lâmbamda titreyen alev üşüyor ,
 
Aşk, kağıda yazılmıyor Mihriban. (Abdurrahim Karakoç)
[Resim: T1QzCp.png] 
Aşk sevginin en uç noktasıdır. Bilim adamları aşık olan kişinin beyninde uyuşturucu alan 
insanların beyinlerindeki aynı değişimlerin görüldüğünü söylüyorlar. “Aşk bir kokudur.” 
diyor bazı bilim adamları da. Karşınızdaki kişinin sizin bile fark etmediğiniz vücut kokusunun 
beyin tarafından algılanıp o kokuya tutulmak, yeniden yeniden duymak istemektir. 
Bunun için de sevgili yanında değilse bir saba rüzgarı bile getirebilir o kokuyu.
 
Aşkı sevgi ile karıştıranlar var. Birbirlerini çok sevip evlenmişler fakat “aşık olduk” zannediyorlar, 
fakat aslında aralarındaki sadece sevgi. Aşkın ne olduğunu bilmeyen sevgiyi aşk zannedebiliyor.
 Bu da etrafındakileri yanıltıyor. “Herkesin ki aşk evliliği bizim ki değil.” diye üzülüyorlar. 
Aşk evliliği diyenlerin çoğunun da evlilikleri aşk evliliği değil aslında.
 
Aşk çok kuvvetli bir duygudur; kişiyi değiştirir ve dönüştürür.” diye bir cümle 
kalmış aklımda okuduğum bir kitapta. O halde aşık olan insan hiç bir zaman aşık olamadan 
önceki haline dönmez. Başka biri olur. Âşığa da yakışan bu olmalı. Aşk sevginin gözü kör 
olmuş halidir. Gerçek aşk; dağlara, denizlere, her türlü zorluğa rağmen engel tanımaz.
 
Bir teyze anlatmıştı. Geçmiş zamanlarda çamlıca tepesinde bir genç sevdiği kızı camda 
görme umuduyla bir kış günü sokaktaki elektrik direğine yaslanmış da buz tutup direğe 
yapışmış fakat o anda hiç fark etmemiş. Daha sonra etrafın yardımıyla delikanlıyı direkten 
ayırmışlar. Gerçek bir aşk böyle bir şey.
 
Günümüzde aşk kelimesinin içi boşaltıldı. İnsanlar kediye köpeğe “aşkım” diyor artık. 
Aşk diye inanılan da her zaman sevgi olsa yine iyi; oysa daha çok beğenilen ile birlikte 
olma arzusu haline geldi yeni nesilde. Gençler aşık olduklarını zannedip beğendikleri ile 
görüşüp sonra da bir kaç zorluk görünce ayrılıyorlar, evlenmeye bile zahmet etmiyorlar. 
Oysa aşk sevgiliden gelen çileye razı olmaktır.
[Resim: T1QzCp.png] 
Aşkı heyecanla karıştıranlar da var. Mesela aynı ortamda olmak, göz göze bakışmak, 
dertleri paylaşmak sohbetler yapmak kişileri birbirlerine bağlıyor. Birbirlerini seviyorlar 
fakat bunların çoğu aşk değil sevgidir. Hele de aralarında kavuşmalarına engel bir durum 
varsa, mesela taraflardan biri evliyse gizli gizli buluşmalar, haberleşmeler, yakalanma 
korkusu heyecana sebep olur. Heyecan da vücuttu adrenaline sebep olur. Bu bu hal aşk
 zannedilip, kavuşalım ömür boyu mutlu olalım, arzusu ile yanlış kararlar alanlar da çok. 
Bir araya geldiklerinde hayat normal rutine girdiğinde mutsuzluklar başlıyor. Aslında 
hiç de birbirlerine öyle kuvvetle sevmediklerini anlıyorlar. Maalesef ki bu heyecanlara 
kapılıp kendine asla uygun olmayan kişilerle evlenip hayatını mahveden insanlar çok.
 
İnternet aşklarının çoğu da heyecandan başka bir şey değil.” Mesaj atmış mı? Ne yazmış? 
Ben ona ne yazmalıyım? Ne yazarsam hoşuna gider. Beni düşünüyor ki mesaj göndermiş.” 
Heyecan ve değer görme arzusu aşkla karıştırılıyor. Bazıları ise yazma konusunda ustalaşıyor. 
Bir anda kaç kişiyi idare ediyor, cümleleri ile pek çok kişiyi etkiliyor. Bir anda ona aşık 
olduğunu zanneden bir kaç kişi olabiliyor.
 
Aşkı cinsellikle karıştıranlar da var. Bu yüzden onlara bakıp aşkı sadece “cinsel çekicilik” diye 
açıklayanlar da var. Oysa aşka cinsel çekicilik olsaydı sevdiğine kavuşamayan hemen ondan 
vazgeçer başka cinsel çekiciliği olan birine yönelirdi. Bu yüzden gerçek aşkın cinsel çekicilik 
değildir. Kişi elbette aşık olduğu kişiye dokunmak, koklamak, onunla birlikte olmak ister. 
Fakat birlikte olmak istediği için aşık olmaz, aşık olduğu için birlikte olmak ister.
[Resim: T1QzCp.png] 
Aşık olduk evlendik” diyen çiftlere bakıyorsunuz, birbirlerinin hiç bir eziyetine sabırları yok. 
Oysa aşk sevgiliye eza etmemek ve sevgiliden gelen ezaya razı olmaktır. O üzülmesin
 ben üzülmeye razıyım, diyebilmektir.
 
Aşkta mutluluktan çok acı vardır çoğu zaman. Çünkü o kadar çok seversiniz ki sevgide 
dengeyi korumakta zorlanırsınız. Onun da sizi, sizin sevdiğiniz kadar sevmesini, istersiniz 
aynı büyüklükte bir sevgiyi göremiyorsanız üzülürsünüz. Kaybetme korkusu yaşarsınız. 
Velhasıl her halükarda aşk aslında acı çekmektir.
 
Aşk bütünü sevmektir parçalara ayırmadan. Sevdiğinin sevdiklerini de sevmektir. 
Mesela “Aşkım seni seviyorum ama anneni görmek istemiyorum.” diyen biri asla aşık değildir. 
Yakınlarından eziyet gelse bile onunla ilgili her şey güzel gelir aşığa.
 
“Aşk hiç bir zaman pişman olmamaktır.” demişler gerçek âşıklar. “Çok pişmanım keşke 
hiç karşıma çıkmasaydın keşke hiç evlenmeseydik.” diyen biri zaten hiç âşık olmamıştır. 
Kişi aşkının karşılığını görmese, acı çekse, mutsuz bile olsa sevdiği ile geçirdiği tek 
dakikaya bile acımaz.
[Resim: T1QzCp.png] 
Kısacası gerçek aşk çok az.
 
Gelelim sorunun cevabına. Evlilikte aşk şart mı?
 
Bence değil. Sağlam bir sevgi aşktan daha kıymetlidir. Çünkü aşk geçici bir haldir.
 Kavuştuktan bir süre sonra biter demek istemiyorum fakat bir süre sonra aşkın ateşi 
azalır, harareti söner. Âşık çiftler birbirlerine doğru davranırlarsa aşk tamamen bitmez 
diye inanıyorum. Gerçi bilimsel açıklamalara bakarsak aşkın ömrü üç yılmış. Sonrası 
sevgiye dönüşüyormuş. Bazıları kötü davranışla aşkın nefrete dönüştüğünü söylese de 
gerçek aşkın hiç bir zaman nefrete dönüşeceğine inanmıyorum. Nefrete dönüşüyorsa 
o yine gerçek aşk değildir.
 
Çiftler niye bu kadar aşk arzusundalar? Sevgi evlilikte yetmiyor mu?
 
Evlilikte aşk şart değildir, mutlu bir evlilik için sevgi yeterlidir. Fakat nasıl bir sevgi?
 
Çiftlerin aşk arzusu aslında heyecan ve tutku arzusudur. Evlilikte mutluluğu öldüren 
şey karı-kocanın arasındaki sevginin bacı- kardeş ya da arkadaş sevgisine dönüşmesidir. 
Karı-koca sevgisi diğer bütün sevgilerden apayrı özel bir sevgidir. 
O özel sevgiyi korumak lazımdır.
[Resim: T1QzCp.png] 
Karı-koca özel sevgisini yaşatmak ve korumak için iki şey çok önemlidir.
 
Birincisi; evlilik hayatı içinde kadın kadınlığını, erkek erkekliğini korumalı, herkes kendi 
yaratılışına uygun hareket etmeli ve eşlerine de cinsiyetine uygun davranış göstermeliler.
 
İkincisi karı-koca arasındaki çekiciliği sağlayan en önemli şey iyi bir cinsel hayattır.
 Çünkü iki tarafında cinsel tatmin yaşadığı güzel bir ilişkide vücut hem neşe, keyif, 
heyecan hem de iki tarafı birbirine bağlayacak özel sevgi hormonları salgılıyor. 
Bu ikisi olduğunda aşk olmasa da karı-kocaya yetecek aşka yakın kuvvetli bir sevgi yaşanır.
 
Konuyla bağlantılı olarak bekarlardan çok gelen: “Biriyle görüştüm pek çok konuda 
ortak fikirlerimiz var, evlenirsek anlaşırmışız gibi duruyor fakat tip olarak pek beğenmedim,
 ısınamadım, ilerde sevebilir miyim? sorusuna cevap vererek yazıyı tamamlayayım.
 
Evlilikte fikirlerin uyuşması iyi olur; fakat fikirlerin uyuşmasından daha önemlisi 
ruhların uyuşmasıdır. Sadece fikre bakarak karar vermeyin. Nihayetinde arkadaşlık 
ilişkisi değil bu. İlk görüşmede filmlerdeki gibi çok beğenmeniz hatta çarpılmanız
 “Aaa işte bu demeniz gerekmiyor.” İnsan birini sevdikçe gözüne güzel gelir. 
Fakat sevebilmek için de ondan hoşlanmanız gerekli. İlk gördünüz hoşlanmadığınız, 
sizi rahatsız eden bir şey var. O zaman karar vermek için ikinciye tekrar görüşün. 
Yine hoşlanmadı iseniz şansınızı hiç zorlamayın.
 
Hoşlanmak görünen özelliklerle ilgili değildir. Çok güzeldir ya da çok yakışıklıdır, 
ağzı iyi laf yapıyordur ya da kalemi, klavyesi iyi döktürüyordur, bütün bunlara rağmen 
karşı karşıya geldiğiniz ne olduğunu ifade edemeseniz de sizi inceden inceye rahatsız 
eden bir şey varsa ruhlarınız birbirinden hoşlaşmamış demektir. Uzak durun.
 
Fakat ruhlarınız birbirinden hoşlandı ise size göre çirkindir fakat sempatik gelir, 
aradığınız fiziksel özellikler yoktur fakat size çekici gelir. Evlilik öncesi görüşmelerde 
hep konuşmayın birbirinizi tanımak için biraz da susun. Susun ve ruhunuzun sesini dinleyin.
 
Kısacası önce kalbinize sorun, sonra aklınıza. İkisinin de görüşü kıymetlidir, 
ikisinden birini yok saymayın.
[Resim: T1QzCp.png] 
Not 1: Yazının aşkla ilgili bölümünü okuyup “Acaba benim yaşadığım ya da bizim 
yaşadığımız aşk mıydı?” diye kendinize sorduysanız kesinlikle o yaşadığınız aşk değildir. 
Aşk hiç şüpheye düşmemektir.
 
Not 2: En gerçek aşk Allah aşkıdır, diğer aşklar sûrettir fakat konu kadın-erkek ilişkisi 
olduğu için işin bu boyutuna konu dağılmasın diye değinmedim.
 
 
Yazar: 
Sema Maraşlı

Bu öğeyi yazdır

  EL EMPLEO
Gönderen: Selâm - 20-08-2020, 10:34 - Forum: Multimedya - Cevap Yok

Aşağıda izleyeceğimiz 102 ödüllü harika kısa animasyon filmden
hangi sonuçları çıkarabiliriz?
Paylaşalım...


EL EMPLEO


Bu öğeyi yazdır

  Bir Kader Değiştirme Tatbikatı
Gönderen: Selâm - 20-08-2020, 00:04 - Forum: Mizah-Nükte - Cevap Yok

Bir Kader Değiştirme Tatbikatı
 
Alim ve fazıl bir Zatın yanına, birisi sızlanarak gelir. Bir suali olduğunu
ve içinden çıkamadığını söyler. 
Alim Zat:
 
"-Buyur efendi.Çekinme sor." der.
 
Dertli adam der:
 
"-Hocam, ben içki içiyorum. Bu kaderimde olmasaydı, ben içmezdim.
Madem kaderimde var. Benim ne kabahatim var."
 
Alim Zat, şefkatle, ikna edici ne cevaplar verse de, karşısındaki papağan gibi
aynı şeyleri tekrarlamakta:
 
"Madem kaderimde var. Benim ne kabahatim var.?"
 
Alim Zat bakar ki, bu adam bundan anlamıyor. Birden kaşları çatılır. Şiddetle bağırır:
 
"-Sıva kollarını..."
 
Adam şaşkınlıkla Alime bakar. Alim Zat aynı kararlılık ve sertlikle tekrar eder:
 
"-Sıva kollarını..."
 
Adam gayr-ı ihtiyari düğmelerini açar ve kollarını sıvar. Alim Zat kolundan
tutar ve Lavabonun önüne getirir.
 
"-Ellerini yıka" der, aynı sertlikle.. Adam ellerini yıkar.
 
"-Ağzına su ver, burnuna su çek, yüzünü yıka..."
 
Abdesti aldırır. Havlu ile kurulattıktan sonra, seccadeyi serer.
Aynı sert ifade ile :
 
"-İki rekat Namaz KIL." emreder.
 
Adam çaresiz, namazı kılar ve selam verir.
Bakar ki Alim Zat tatlı bir tebessüm ve ferahla der:
 
"-Kardeşim, işte KADERİNİ DEĞİŞTİRDİK. 
 
BUNDAN SONRA SENİN KADERİNDE NAMAZ KILMAK VAR."

Bu öğeyi yazdır

  Tüketiyorum, Tüketiyorsun: Tükeniyoruz
Gönderen: Selâm - 19-08-2020, 23:46 - Forum: Serbest Kürsü - Cevap Yok


[Resim: KRgAMb.jpg]
 
Tüketiyorum, Tüketiyorsun: Tükeniyoruz

 
GEREKSİZ TÜKETİM, çağın vebası sayılabilir. Dünyada etkimizi, var olmamızı tükettiğimiz miktar ile ölçen bir ekonomi düzeni içerisinde yaşıyoruz. Bir araştırma makalesi okuduğumu hatırlıyorum, konusu İngiltere'de tüketim üzerineydi. Eğer dünyada herkes ortalama bir İngiliz kadar tüketim yapsa, üç dünyaya ihtiyaç duyulacağı sonucu çıkarılmıştı. Dünyadan faydalanma nispetini düşünürsek, bir kişi artık birden fazla kişilik hayat yaşıyor. Fosil yakıtları hoyratça harcayarak ekolojik dengeyi alt üst ettiği gibi, insan farkında olmasa da tükettikçe, dünya da, içinde kendisi de tükenip gidiyor.

 

Koyu kapitalist düzenin hâkim olduğu ülkelerde, ekonominin canlılığını koruma bahanesiyle, yeni ürünleri satabilmek ve tüketimi körükleyebilmek için bombardıman şeklinde 
 
"tüket ve yenisini al" telkini yapılıyor. 
 
"Mutlaka almalısınız, şimdi alırsınız sonra ödersiniz, bir alana bir bedava, size lâyık olan budur, sizin hakkınız, kendinizi şımartın…" 
 
türünden çarpıcı sloganlar eşliğinde arz-ı endam eden onlarca marka ve model ürün, gün geçtikçe ihtiyaç olmadığı halde insanların ihtiyaçlar listesine dahil oluyor. Tek seferlik kullanılıp atılan, geri dönüşümü olmayan, tabiatı kirletenleri de cabası. Moda akımları, insanlara kullandıklarını eskitmeden yenisini almayı telkin ediyor. Bu kadar fazla ürün çeşitliliği, bir yandan insana daha fazla seçim yapabilme şansı getiriyorsa da, diğer yandan gereksiz sarfiyatı da hızla artırıyor.
 
İnsanlarda istediğimiz algıyı oluşturabilmemiz, yani tesirli bir imaj sergileyebilmemiz ve kendi reklâmımızı yapabilmemiz için görüntümüzü belli kalıplara sokmaya odaklanıyoruz. Gerçekte nasıl olunduğu değil, nasıl görünüldüğü daha önemli hale geliyor. Aslında gösterilen çaba, eksikliklere maske edinme derdinden kaynaklanıyor. Böylece insanlar gösterişe, riyâya ve sûni münasebetlere doğru sürüklenip gidiyor.
 

Alışverişe artık bir eğlence, rahatlama, deşarj olma faaliyeti olarak bakılıyor. Ay sonlarında, hesap kitabı bir türlü denkleştirememe, kredi kartı dönem sonu borcunu kapatamama stresini bir kenara bırakırsak, alışveriş yaparken aldığımız zevki pek az faaliyette yaşar hale geldik. Aldığımız ürünlerden fizyolojik tatminden çok psikolojik tatmin bekler olduk. Bu yüzden hafta sonları alışveriş merkezleri mutluluğu tüketimde arayanlarca tıka basa doluyor, kalabalıkların içinde her geçen gün "oniomania" denen alışveriş hastalığına yakalananların sayısı artıyor. Amerika'da yeni doğan çocuklara tanınmış markaların ve modellerinin isim olarak daha fazla verilmesi de bu durumun bir yansıması olsa gerek.

 
Böyle bir düzen kanaatsizlik, şükürsüzlük ve hırs gibi kötü hasletlere de zemin hazırlıyor.
 
 "Onun var, benim neden yok?", "Benim neyim eksik", "Fazlası göz çıkarmaz'' 
 
türünden felsefeler özellikle çocuklar ve gençler arasında oldukça rağbet görüyor. Bir vadi dolusu altını olsa, bir vadi dolusu altın daha isteyecek olan, gözü doymayan insan, tüketerek mutlu olmaya çabalıyor. Tükettiğinin fazlasını bulamayınca mutsuz oluyor. Elindekini kaybettiğinde de daha büyük bunalımlar yaşıyor. anlaşılan o ki, ünlü filozof Eflatun'un:


 
"Unutmayın, amacınız hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymak olmalıdır" 
 
sözü geçmişe terkedilmiş, artık pek tatbik edilmiyor.
  
 Tüketim çılgınlığının en göz önünde meyvesi, haram kılınmış olan israftır. Zamanı, sözü, düşünceyi, nefsi, nimetleri… israf etmek. Hadiste, 
 
“Canının çektiği ve arzu ettiğin her şeyi yemen, şüphesiz israftır!” (İbn-i Mâce, Et‘ime, 51) 
 
 buyuruluyor. Peygamberimiz Aleyhisselatü Vesselam'ın bazı zamanlar birkaç gece üst üste aç sabahladığı birçok kaynakta naklediliyor. İsrafın kesin şekilde yasaklanması, 
 
“İsraf edenler, şeytanların kardeşleridir” (İsrâ Sûresi, 17:27) 
 
ayetinde de açıkça ifade ediliyor. Saadet asrının nimetlerden faydalanma yaklaşımı ile, günümüzün iktisatı susturup israfı kamçılayan düzeni birbiriyle çok zıt duruyor.

 
Halbuki kanaat, tüketilemeyecek bir hazinedir. Kanaatkâr olmak, tembelce oturup fazlasını istememek değildir. Marifet, az da olsa çok ta olsa israfa düşmeden, verilene kanaat etmek ile daha fazlası için çalışmak arasındaki dengeyi tutturabilmektedir. Bunun yolu, şükretmenin, tasarruf etmenin ve iktisatlı olmanın getirdiği bereketten geçiyor. Lükse düşkünlüğün ve israfın böylesine yaygınlaştığı, tüketim çılgınlığının kangren halinde insanları mutsuzluğa ve tatminsizliğe sürüklediği bu devirde, İktisad risalesini sık sık okumak ve yorumlamak gerekiyor.

 

(Aytekin Akar)
 
 
 

Bu öğeyi yazdır

  BAY BAŞKAN
Gönderen: Selâm - 19-08-2020, 17:18 - Forum: Multimedya - Cevap Yok

Bu öğeyi yazdır

  EVRENİN RASYONEL, ANLAŞILIR YAPISI VARDIR
Gönderen: Selâm - 19-08-2020, 17:16 - Forum: Bilim ve Teknoloji - Cevap Yok


[Resim: pTYWQc.jpg]
 
  
EVRENİN RASYONEL, ANLAŞILIR YAPISI VARDIR
  
Dış dünya ile alakalı olguları gözlemsel ve deneysel süreçlerden hareket eden 
yöntemlerle keşfetmeyi hedefleyen bilimsel faaliyetin en temel ön kabullerinden biri 
evrenin rasyonel, anlaşılabilir bir yapıda olduğudur. Evrenin anlaşılabilir olması için insan 
zihni tarafından anlaşılabilecek düzenliliklere, diğer bir deyişle yasalara sahip olması gerekmektedir. 
 
Eğer evren düzensiz, kaotik bir yapıya sahip olsaydı ya da evrendeki düzen insan zihninin sınırlarını 
aşacak kadar karmaşık olsaydı, diğer bir deyişle temel yapı bizim anlayış kapasitemizi aşsaydı 
bilimsel faaliyet mümkün olmazdı. “Evrenin rasyonel, anlaşılabilir yapıya sahip olması” bilimin 
en temel ön kabulü olmasına karşın evrenin en derin muammalarından biridir.
 
Bilimsel faaliyet sürecinde böylesi bir ön kabule sahip olması üzerine hiç düşünmemiş olanlar 
çokça olsa da birçok önemli bilim insanı bu muamma karşısındaki şaşkınlıklarını açıkça ifade etmişlerdir. 
Mesela ünlü fizikçi Albert Einstein evrenin anlaşılabilir olması konusunda şunları söylemiştir:
 
 
“Evrenin gerçek gizemi onun anlaşılabilir olmasıdır… Onun anlaşılabilir 
olduğu gerçeği mucizedir.”
 
 
Einstein’la beraber diğer bazı bilim insanları ve felsefeciler de evrenin rasyonel, anlaşılabilir 
yapıda olmasının bilim yapmayı mümkün kılan olağanüstü bir olgu olduğuna dikkat çekmişlerdir. 
Buna karşın evrenin rasyonel, anlaşılabilir bir yapıda olduğu birçok bilim insanı için sorgulanmadan 
kabul edilen bir ön kabuldür. Bilim insanları bu ön kabulle faaliyetlerine girişirler, hatta birçok 
bilim insanı zihinlerinde böyle bir ön kabul olduğunu bile fark etmezler. Birçok bilim insanı 
 
“Neden kaos değil de doğa yasaları var” veya 
 
“Evrenin rasyonel, anlaşılır bir yapıda olması nasıl mümkün olmuştur” 
 
şeklindeki dev öneme sahip soruların var olduğunun farkına varmadan çalışmalarını gerçekleştirmişlerdir 
ve gerçekleştirmektedirler. Fakat farkına varılsa da varılmasa da bilim insanları bilimsel faaliyetlerine 
giriştiklerinde evrenin rasyonel, anlaşılabilir bir yapısı olduğunu zihinlerinin bir köşesinde ön kabul olarak 
bulundurarak bilimsel faaliyette bulunurlar. Bu ön kabul olmasa bilim insanlarının evrene, maddeye, 
canlılara yönelip onları anlamaya kalkması anlamsız olurdu.
 
Karşınızdaki anlaşılamayacak bir varlıksa neyi anlayabilirsiniz?
 
Kuran en temel mesajı olarak teist bir varlık anlayışı sunar; evreni rasyonel, bilgisi ve kudreti çok yüksek 
olan Allah’ın yarattığını ifade eder. Kuran’da Allah için geçen “Alim” ve “Hakim” gibi sıfatlardan 
ve Kuran’ın tümüne dağılmış şekilde Allah’ı tanıtan ifadelerden Allah’ın rasyonel bir varlık olduğu 
anlaşılmaktadır. İslam’ın içinde mezhepler arası ihtilaflı kimi meseleler olsa da bu hususta en ufak 
bir ihtilaf yoktur. 
 
Kuran’ı okuyan her Müslüman’ın zihni rasyonel bir Allah’ın yarattığı evren tasavvuruna göre inşa 
olmaktadır. Bu kişi bilimle ilgilenmeye başladığında; gözlem ve deney yaptığında, evrendeki fenomenleri 
anlamaya kalktığında da zihnindeki bu evren tasavvurunun kendisinden ayrılmaması doğal durumdur. 
Evrenin rasyonel bir varlık olan Allah tarafından yaratıldığı bilgisi altında, evrenin bu yaratıcının yarattığı 
rasyonel varlıklar tarafından anlaşılabilecek olması beklenecek bir durumdur ve bunda şaşırtıcı bir taraf yoktur.
 

17. yüzyılda, modern bilim ve modern felsefenin başlangıcı olarak kabul edilen Descartes, 
doğa yasalarını bularak Allah’ın evrene koyduğu yasaları anlayacağına özellikle vurgu yaptı ve “yasa” kelimesini 
(hukukta yasaların bilinçle konmasını çağrıştırdığı için) bilinçli şekilde tercih etti.
  

(Nitekim bazı natüralist felsefeciler “yasa” kelimesinin bu çağrışımından dolayı kullanılmamasını talep etmişlerdir.)
 
 
 
(Kaynak: KURAN ve BİLİMSEL ZİHNİN İNŞASI, CANER TASLAMAN ENİS DOKO) 

Bu öğeyi yazdır