Hoşgeldin Ziyaretçi
Mesaj atabilmek için forumumuza kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





Forumlarda Ara

(Gelişmiş Arama)

Forum İstatistikleri
» Üye Sayısı: 351
» En Son Üyemiz: axuvugawepu
» Konu Sayısı: 94
» Mesaj Sayısı: 98

Tam İstatistik

Çevrimiçi Kullanıcılar
Şu anda 24 çevrimiçi kullanıcı var.
» 0 üye | 23 Misafir
Bing

En Son Konular
Mal Sahibi, Mülk Sahibi, ...
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
12-10-2020, 09:00
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 167
İBADET
Forum: İslami Kavramlar
Son Mesaj: Selâm
11-10-2020, 08:11
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 54
FATİHA SURESİ (Ders-4)
Forum: Kur’an-ı Kerim ve Tefsir
Son Mesaj: Selâm
07-09-2020, 23:41
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 234
Cennete Gitmenin Şartı
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
06-09-2020, 12:39
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 204
ORGAN HİKAYESİ (13+)
Forum: Multimedya
Son Mesaj: Selâm
05-09-2020, 12:54
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 159
Nankörlüğün Sonu
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
03-09-2020, 11:08
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 209
FATİHA SURESİ (Ders-3)
Forum: Kur’an-ı Kerim ve Tefsir
Son Mesaj: Selâm
03-09-2020, 00:05
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 177
“Kibrin Zehirli Meyvesi: ...
Forum: Makale
Son Mesaj: Selâm
01-09-2020, 21:09
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 181
Hüzne Giden Yol
Forum: Multimedya
Son Mesaj: Selâm
01-09-2020, 12:28
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 201
Herkes Ölüme Eşit Mesafed...
Forum: Tefekküre Davet
Son Mesaj: Selâm
01-09-2020, 10:48
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 203

 
  Mal Sahibi, Mülk Sahibi, Hani Bunun İlk Sahibi?
Gönderen: Selâm - 12-10-2020, 09:00 - Forum: Tefekküre Davet - Cevap Yok

 [Resim: DQesON.jpg]
 
 
Mal Sahibi, Mülk Sahibi, Hani Bunun İlk Sahibi? 
 
Neylersin ölüm herkesin başında, 
Uyudun uyanamadın olacak. 
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında. 
Bir namazlık saltanatın olacak, 
Taht misali o musalla taşında… 
 
Cahit Sıtkı Tarancı 
 
Şuan birilerinin sahip olduğu zenginlik ya da mala daha önce 
ne çok kişinin sahip olduğunu, ancak şu an hiç birinden eser 
kalmadığını düşündünüz mü hiç? Dünya var olalı kaç medeniyet 
geldi geçti yeryüzünden. Ne çok şehir inşa edildi, ne ihtişamlı yapılar. 
Milattan önce inşa edilmiş dünyanın yedi harikası vardı hani. 
Keops Piramidi, Babil’in Asma Bahçeleri, Artemis Tapınağı, Zeus Heykeli, 
Rodos Heykeli, İskenderiye Feneri, Halikarnas Mozolesi. 
Keops Piramidi dışında hangisi kaldı ayakta? Yok olup gitmedi mi her biri? 
Tıpkı zamanı geldiğinde şu anki yedi harikanın yok olacağı gibi.
 
Krallar ve imparatorlar. Soylular. Hanedanlar. Hükmedilen topraklar… 
İskender Makedonya’dan Hindistan’a kadar topraklara hükmediyordu 
bir zamanlar. Ya da İstanbul örneğin. Kaç uygarlığa beşiklik etti bunca zaman? 
Roma, Bizans, Osmanlı. Topkapı sarayından yönetilirdi bir zamanlar dünya. 
Koca kralların dizi titrerdi belki geldiğinde saraya. Şimdi tüm dünyadan insanlar 
gelip müze niyetine geziyorlar. Nerede o hükümdarlık, o ihtişam? 
Tüm dünyaya hükmedebilirsiniz, ancak ölüme hükmedemedikten sonra 
neye yarar mülk üzerindeki geçici hâkimiyetiniz? 
 
Sahilde gezerken gördüğümüz ve bazen keşke biz de böyle evlerde 
yaşasak dediğimiz yalılarda daha önce ne çok aile ne çok insan yaşadı 
kim bilir. Yerlerine yenileri geldi tıpkı şu an yaşayanlardan sonra yenilerinin 
geleceği gibi. Yunus’un dediği gibi: “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi? 
Mal da yalan mülkte yalan. Al biraz da sen oyalan”. 
 
Ölüm, insana, sahip olduğu canın dahi kendisine ait olmadığını öğretir. 
Canının bile gerçek sahibi olmayan birinin maddi şeylerin sahibi olduğunu 
düşünmesi çok anlamsızdır. 
 
Sadece Allah’tır her şeyin gerçek hâkimi. 
Mülk üzerinde irade ve kudret sahibi. Hem mal sahibi, hem mülk sahibi,
hem ilk sahibi, hem tek varisi. İnsan ise hem geçici bir heves, hem de sınırlı 
nefes sahibi. Dünya hayatına dalıp da edindiği tek şeyi, sonsuz yaşama 
nazaran bir oyun ve oyalanmadan ibaret olan geçici dünya nimeti. 
 
[Resim: O4J7OZ.png] 
 
Şöyle yakar: “Ey mülkün Malik’i, sahibi olan Allah’ım! 
Sen mülk ve saltanatı dilediğine verir, mülk ve saltanatı 
dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltir aziz edersin, 
dilediğini alçaltır zelil kılarsın. İmkân, mal ve nimet senin elindedir. 
Sen herşeye kadirsin.” 
 
3 Ali İmran Suresi Ayet 26 39  
 
 
Kefenin Cebi Yok… 
 
“Kefenin Cebi Yok” sözünü duyarız hep büyüklerimizden. Evet, 
çoğumuz bunu bilir ve tekrar ederiz. Peki, kaçımız bunun farkında 
olarak yaşarız? Yani şöyle bir düşünelim; geçici dünya hayatında öleceğini 
bilmesine rağmen, hiç ölmeyecekmiş gibi hayat süren insan, kefenin cebi 
olmadığını bilmesine rağmen, sanki beraberinde uçak dolusu bavul 
götürecekmiş gibi hırslanmakta, doyumsuzluğa, bencillik ve cimriliğe 
kapılmaktadır. 
 
Ölüm daima gözünün önünde olsun. 
O zaman asla âdî endişelere düşmezsin ve 
maddi hiçbir şeyi hırsla arzu etmezsin. 
 
Epiktetos 
 
Maddi şeyler, tıpkı manevi şeylerde olduğu gibi Allah’a gönülden bağlı 
samimi insanlara yakışmaktadır. Kimi insan zenginliği kendi namı, etrafına 
hava atmak, dilediği her şeye sahip olmak ve büyüklenmek için bir gereklilik 
olarak görürken gerçek bir inanan için zenginlik, Allah yolunda yapılacak 
hayırlı işlerde kullanılacak bir araçtır sadece. Çünkü bu inançtaki bir kul bilir 
kendisinin emanetçi, gerçek mülk ve yönetimin sahibinin ise sadece Allah 
olduğunu. Bu yüzden anlamsız hırslara kapılıp maddenin esiri olmaz. 
Bir müslümana yakışır gibi davranır. İnsanları küçük görmez, aşağılamaz. 
Sahip olduklarını Allah yolunda kullanır, ihtiyaç sahipleri ile paylaşır. 
İşte sadece böyle olan kula para ve maddi şeylere sahip olmak yakışır.
 
Bir uçakta yolculuk ettiğimizi hayal edelim. Pilot, uçağın her an yere 
çakılma riskinin olduğunu, bu yüzden ağırlık adına ne varsa uçaktan 
atılması gerektiğini anons etmiş olsun. Herhalde işin ciddiyetini kavrayan 
ve malına en azından kendi hayatından daha fazla kıymet vermeyen herkesin 
bavullarının toptan aşağıya atılmasına, bırakın bavullarını, hayatının kurtulması 
uğruna sahip olduğu tüm malın ve mülkün ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasına 
razı olacağı şüphesizdir. Peki, sizce yaşantımızın bu manzaradan ne farkı var? 
Yani acaba oturduğumuz yerde, havada uçarken olduğumuzdan daha mı az 
karşı karşıyayız ölümle? 
 
Evet, genelde bu şekilde düşünmek doğaldır. Ancak yiyip içerken bir anda 
boğulup nefesimizin kesilmeyeceğinin ya da küçük bir damar tıkanıklığı ile 
kalbimizin yetersiz kalmayacağının garantisi nedir? Yani herkesin nefes alabiliyor 
olması, nefes alma olayındaki mükemmelliği azaltacak bir durum mudur? 
Bir an nefessiz kaldığımızı düşünelim sizce bu durumdan kurtulup yine eskisi 
gibi rahat nefes alıp verebilmek için sahip olduğumuz her şeyden vazgeçmez miydik? 
Sadece uçakta yere çakılma korkusu yaşadığımız ya da denizin üstünde azgın 
dalgalarla baş başa kaldığımız zaman mı Allah’a sığınıp, şu dünya hayatının 
geçiciliğini hatırlayacağız? 
 
Büyük Hükümdar Selahattin-i Eyyübi dünyadan göçme zamanının geldiğini 
anlayınca Şeyh-ül İslâm’ı çağırır ve ona: 
 
- Bir insan öldüğü zaman ne kadar kefen gerekir? 
 
- Altı arşın hükümdarım. 
Bir mızrak ve bir kefen getirilmesini ister. 
Bir asker çağırıp: “Bu kefeni mızrağa tak. Bağdat sokaklarında dolaş ve şöyle de: 
 
-Ey ahali! Ülkeler, servetler sahibi Selahattin-i Eyyübi yalancı dünyadan ebedi 
âleme şu kefenden başka servet götüremiyor, ibret alın!..” 
 
Sayısız cenaze törenine katılmışızdır. Musalla taşı üzerinde duran tabutun 
içindeki merhum ya da merhumenin beraberinde kefenden başka bir şey 
bulunduğunu göreniniz oldu mu? Ölüm anından itibaren ölen kişinin dünya 
hayatında ardında bıraktığı makam, mevkii, şan ve şöhretinin kendisine 
herhangi bir faydası var mı? Ölen kişi kim olursa olsun ister bir devlet başkanı, 
zengin bir iş adamı ya da sıradan biri. Geride bırakır şanı, şöhreti, unvanı, malı. 
Er kişi ya da hatun kişi niyetine kılınır namazı. 
 
Yoklansın kafası mezarda her ölenin
Farkı var mı bakalım, hükümdarla kölenin? 
 
Gazneli Mahmut 
 
Bir anlamı var mı geride bırakılan evlerin, arabaların, eşin, dostun, akrabanın,
banka hesaplarının, altın stoklarının ya da borsadaki hisse senetlerinin? 
Ne bunların ne de benzerlerinin hiçbir değeri yoktur artık. İnsanın dünya 
hayatında yaşarken yaptığı kulluk vazifeleri, hayırlar ve ihlâslı davranışlar 
dışında, beraberinde götürebileceği kendisine yarar sağlayacak bir 
güvencesi yoktur. “Benim” dediği canı ve hayatı kendisinin değildir aslında, 
bunu ona verenindir. “Benim” dediği mala da sahip değildir artık, sıra 
varislerinindir. Onlardan da sonrakilere geçecektir. Doğumunda geldiği gibi 
gidecektir bu dünyadan. Gelirken bir şey getirmediği gibi, giderken de bir 
şey götüremeyecektir. 
 
Ana rahminden geldik pazara, 
Bir kefen aldık döndük mezara. 
 
Yunus Emre 
 
Cimridir, doyumsuzdur insan, ama şu gerçeği unutur her defasında: Fizyolojik 
ve biyolojik kapasitesi oldukça sınırlıdır aslında. Örneğin yemeklerle doldursa da 
bir masayı, midesinin alabileceğinden fazlasını yiyemez haliyle. Birden çok sahip 
olduğu hiç bir şeyi, aynı anda kullanamaz. Birden fazla arabaya binemez aynı anda 
ya da birden fazla evde yaşayamaz. Aynı evde yirmi odası olsa aynı anda birden 
fazla odada kalıp, birden fazla yatakta yatamaz. Bedeni ölçüsündedir esasen 
kaplayacağı alan. Binlerce hektar toprağa sahip olsa da örneğin bir insan, 
öldüğünde toprağın altında işgal edeceği yer de bedeni ölçüsündedir. 
Kefeni ise boyu ölçüsünde. 
 
Sırtında birkaç deve yükü hırs, 
tamah var iken, ecel yoluna nasıl gidebilirsin? 
Yüklerini biraz hafiflet ki, mezara sığabilesin. 
 
Abdurrahman Câmi 
 
Evet, cebi yoktur kefenin ve insanın beraberinde götürdüğü tek şey amel 
defteridir. Yaptığı iyilik ve hayırlardır artık yanına kâr kalan varlığı. 
Şayet dünyadayken Allah’ın emirlerine uygun bir kul olarak yaşamışsa hayatını, 
dünyanın bütün servetine değişmez o hayırların tek bir parçasını. 
Pişmanlığı dünyada yaşayamadığı zevkler değildir artık. Anlamıştır gerçekte 
neyin anlamlı ve kazanılmaya değer olduğunu. Gönülden arzu eder yaşarken 
daha fazla hayır yapmayı, amel defterini iyilikler ile doldurmayı, kötülüklerden 
uzak durmayı. Öldükten sonra tekrardan diriltilip, dünya hayatında sahip olduğu 
nimet ve imkânlardan hesaba çekildiğinde, geri dönüp de tüm malını mülkünü 
hayırlı şeyler uğruna sarf etmeyi arzular, o utanç, korku ve pişmanlık sebebiyle.
  
[Resim: O4J7OZ.png] 
 
Sizden birine ölüm gelip de, “Ey Rabbim, yakın bir süreye kadar beni 
geciktirsen de içtenliğimi belgelemek için birşeyler vererek iyilik ve barış 
sevenlerden olsam!” demesinden önce, size rızık olarak verdiklerimizden 
dağıtın. Allah, süresi gelmiş olan bir canı geriye asla bırakmaz! 
Ve Allah, yapıp etmekte olduklarınızı çok iyi haber almaktadır. 
 
63 Münafıkun Suresi Ayet 10-11 
 
Öldüğünde kefene sarılması çok da yabancı değildi aslında insana. 
Öldüğümüzde kefen giydiğimiz gibi hemen hepimiz kundaklanıp sarılmıştık 
bir örtüye doğduğumuzda. Belki de geldiğimiz gibi gideceğimizi ve çok 
kalıcı olmadığımızı anlatıyordu bize bu manzara. Başlangıç ve son aynıydı aslında. 
Tek fark doğduğumuzda sıcacık ana kucağına koymuşlardı bizi, öldüğümüzdeyse
kara toprağın bağrına ve günahsız geldiğimiz dünyadan ayrılıyorduk, günahlarımızla. 
 
Ölüm bu, ne hükümdar tanır, 
ne soytarı; herkesi aynı iştahla yutar. 
 
Victor Hugo 
 
Dünyada malı mülküyle ya da ben falancanın oğluyum, şu benim amcam,
bu dayım diye övünür çoğu insan. Falancanın oğlu, yeğeni olmaktır insanı 
saygın kılan çoğu zaman. Hiç “Ben Allah’ın kuluyum. Allah benim Rabbim. 
Ben ona dayanır ona güvenirim” diyen biri gördünüz mü? 
“Rabbimdir benim sahibim” diyen. Dayısıyla değil de Rabbi ile övünen. 
Oysaki âhirette kimin nesi olduğunuza göre değil, Allah’a ne oranda kulluk 
ettiğinize göre muamele göreceksiniz. Kim olursanız olun, kurtulamazsınız 
ecelin elinden. 
 
Dünya umruna meyleni verme 
Sen de kurtulmazsın ecel elinden 
Ben filanım diye göğsünü germe 
Sen de kurtulmazsın ecel elinden 
İskender de geldi âlemi gezdi 
Zaloğlu Rustem’in tahtını bozdu 
Yunus balığıyla deryayı yüzdü 
O da kurtulmadı ecel elinden 
Söyler derviş Yunus serveti saman 
Tacı tahtı aldı gitti 
Süleyman Lokmanlar derdine olmadı derman 
O da kurtulmadı ecel elinden 
 
Yunus Emre
 
 
Kaynak: (İNSANLAR UYURLAR ÖLÜNCE UYANIRLAR, EMRE DORMAN)

Bu öğeyi yazdır

  İBADET
Gönderen: Selâm - 11-10-2020, 08:11 - Forum: İslami Kavramlar - Cevap Yok

 

[Resim: LCPtiz.png]

İBADET
 
 
KUR‟AN‟DA İBADET KAVRAMININ KULLANIMI
 
  
Kur’an’ı Kerim’e yöneldiğimizde söz konusu kelimenin çoğunlukla ilk üç manasının
(köle,itaat ve kulluk) kullanılmış olduğunu görüyoruz.
 
I. Kölelik ve İtaat Manasında İbadet
 
İbadet kavramının birinci ve ikinci manaları ile ilgili misaller şunlardır:
 
“Sonra Musa ve kardeşi Harun‟u, ayetlerimizle ve apaçık bir delille Firavun ve
önde gelen çevresine gönderdik. Ancak onlar büyüklük tasladılar.Bu iki adamın kavmi
bize kölelik ederken, şimdi biz kalkıp bizim gibi iki insana mı inanacağız, dediler.”
(Müminun, 45-47)
 
“ (Firavun’un çocukluğundan beri besleyip büyütmekten bahisle Hz.Musa’yı
nankörlükle suçlaması üzerine) Hz.Musa şöyle dedi; “Başıma kaktığın bu nimet
İsrailoğullarını köle kılmandan ötürüdür.” (Şuara, 22)
 
Bu iki ayette ibadet ile kastedilen kölelik,itaat ve emirlere uymaktır. Firavun “Musa ve
Harun’un kavmi bizim kölemizdir” demişti. Yani “bizim kölemiz ve emirlerimize itaat
edenlerdir” demek istemişti.
 
“Ey iman edenler, eğer siz bana ibadet ediyorsanız, size bağışlamış
bulunduğumuz temiz şeylerden yiyin ve Allah‟a şükredin.” (Bakara, 172)
 
Bu ayetin nüzul sebebi şudur: İslam’dan önceki Arap toplumu atalarından
kalma örf ve adetlere ve önderlerinin koymuş olduğu yasalara uyarak yeme ve içmede çeşitli
engeller ve yasaklar koyarlardı. Bu insanlar İslam’ı kabul edince Allah Teala şöyle buyurdu:
 
“Eğer siz bana ibadet ediyorsanız, bütün o eski yasakları kaldırın ve benim size helal
ettiklerimi hiçbir sakınca görmeden yiyin için.” 
 
Bunun manası açıkça şudur; Eğer siz önderlerinize ve büyüklerinize kulluğu,boyun eğmeyi 
ve itaatı bırakıp ta yalnızca bana boyun eğip,kulluk ve itaat ediyorsanız, sizin için artık 
helal ve haram kılma hususunda onlara değil, bana uymanız, onların yasalarını tümüyle 
reddetmeniz gerekir.
Bu da gösteriyor ki,yukarıdaki ayette de ibadet kelimesi sadece kölelik ve itaat 
manasında kullanılmıştır.
 
“De ki; Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah
kim(ler)e lanet ve gazap etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar ve tağuta kulluk(ibadet)
edenler kılmışsa, işte onların yeri daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok
sapmışlardır.” (Maide, 60)
 
“Andolsun ki biz her kavme Allah‟a ibadet edin ve tağuta ibadetten kaçının‟
diye bir elçi gönderdik.” (Nahl, 36)
 
“Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah‟a yönelenlere müjde var. Müjdele
kullarımı!..” (Zümer, 17)
 
Bu üç ayette de “tağuta ibadet”le kastedilen tağuta itaat ve köleliktir. Daha önce de
işaret ettiğimiz gibi, Kur’an terminolojisinde tağut kavramıyla, Allah’a isyan ederek Allah’ın
mülkünde kendi buyruk ve yasalarını hakim kılmaya çalışan ve O’nun kullarını ya zorbalık ve
terörle yada vaad, ulufe veya propaganda gibi aldatıcı yollarla kendisine itaat ve kulluğa
çağıran her türlü devlet, hükümet, düzen, sistem, önder, kişi ve zümre ifade edilmektedir.
Kur’an’a göre bu tür sistem, kişi yada zümrelere boyun eğmek ve ona itaat ederek onun
koyduğu buyruk ve yasalara bilerek isteyerek uymak açıkça tağuta kulluk, tağuta ibadet etmek
demektir.
 [Resim: ckPXiU.png]
II. İtaat Anlamında İbadet
 
Aşağıdaki ayetlerde ibadet kelimesi sadece ikinci anlamda yani itaat anlamında
kullanılmıştır.
 
“Ey Ademoğulları, Ben size şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır
diye bildirmedim mi?” (Yasin, 60)
 
Grupsal cinnetlerin bir türü olarak günümüzde nadiren rastlanan küçük, gizli
şarlatanlıkların dışında dünyada hiç kimsenin şeytana tapmadığı açıktır. Bilakis, her taraftan
ona lanet yağmaktadır. Bu nedenle Allah Teala, hesap günü Ademoğlunu şeytana tapmasından
dolayı suçlamayacaktır. Fakat O, şeytanın vesvesesine uymakla, onun telkin ettiği emirlere
itaat etmekle ve işaret ettiği yollara koşuşturmakla suçlanacaktır.
 
(Kıyamet günü Allah Teala şöyle buyurur) Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri
ve Allah‟ı bırakıp ta taptıklarını bir araya getirip toplayın.Onları cehennem yoluna
koyun…” (Saffat, 22-23)
 
“Birbirlerine dönüp sorgulamaya başlarlar. (Tabi olanlar tabi olduklarına)
''Doğrusu siz bize hayır yoluyla gelenlerden idiniz‟ deyince (onların tabi oldukları) ''hayır
siz inanmış kimseler değildiniz. Sizin üzerinizde bizim bir nüfuzumuz yoktu. Bilakis
siz, azmış bir kavimdiniz‟ derler.” (Saffat, 27-32)
 
Bu ayet-i kerimelerde Allah’tan başkalarına kulluk edenlerle, kendilerine kulluk
edilenler arasında geçen temsili söyleşide aktarılan soru ve cevaplar açıkça göstermektedir ki,
bu ikinciler tanrı yerine konulan sembolik varlıklar yada putlar değil, insanların önüne
kurtarıcı yada yol gösterici kılığında çıkıp onları Allah’ın yolundan çeviren, onlara Allah’ın
dininden başka dinler öneren lider konumundaki nüfuzlu kimseler, kavim, kabile, aşiret
büyükleri yahut din adamlarıdır. Söz konusu önderler, tesbih, cübbe, seccade v.s. ile Allah’ın
kullarını aldatarak kendi amaçlarına ulaşmış, ıslah ve yardımseverlik iddialarıyla kötülük ve
bozgunculuğu yaymışlardır. Bu gibi kimseleri körü körüne taklit etmek, hiçbir sorgulamaya
tabi tutmadan buyruklarına boyun eğmek bu ayette ibadet kavramıyla ifade edilmektedir:
 
“Onlar, Allah‟ı bırakıp ta bilginlerini ve din büyüklerini rabler edindiler. Aynı
şekilde Mesih ibn-i Meryem‟i de. Halbuki tek tanrıdan başkasına ibadet etmekle
emrolunmamışlardı.” (Tevbe, 31)
 
Burada bilgin ve din büyüklerini rabler edinip, onlara ibadet etmekten kasıt, onları
emir ve yasaklamaya (nehiy) yetkili görmek, Allah ve peygamberden gelen hiçbir delili
olmadan onlara itaat etmektir. Peygamber Efendimizden nakledilen sahih rivayetlerde bu
anlamın doğrulandığını görüyoruz; Peygamber Efendimize “biz bilgin ve din büyüklerimize
katiyen ibadet etmedik” diye bildirilince O şöyle cevap vermişti; “Onların helal kıldıklarını
helal, haram kıldıklarını da haram olarak görmüyor muydunuz?”
 [Resim: ckPXiU.png]
III. Tapınma Anlamında İbadet
 
Şimdi ibadet kavramını, tapınma anlamındaki üçüncü anlamıyla ifade eden ayetleri
inceleyelim. Ancak bunu yaparken, Kur’an’ı Kerim’e göre, ibadet kavramının tapınma
anlamında kullanılmasında iki şeyin belirleyicisi olduğunu iyice bilmemiz gerekir.
 
1. Herhangi bir kimse için yapılan secde, rüku, elleri bağlayıp dikilme, tavaf, kabri
öpme, bir şey adama ve kurban kesme gibi merasimler genellikle tapınma amacıyla
yapılmaktadır.
 
Bu merasimler sunulan ve böylece kendisine tapılan kişi veya nesne, bizzat en büyük
bağımsız mabud kabul edilse yada ona yaklaşmak ve şefaatini kazanmak için bir vesile sayılsa
veya o, en büyük mabudun denetimi altındaki ilahlık (uluhiyete) düzenine ortak görülse de bir
şey fark etmez.
 
2. Herhangi bir kimseyi sebepler aleminde yetki sahibi zannedip kendi ihtiyaçlarını
gidermek için ona niyazda bulunmak, sıkıntı ve belalara uğrayınca ondan yardım dilemek,
tehlike ve zarardan kurtulmak için ona iltica etmek.
 
Bu iki tür eylemin ikisi de Kur’an’ın tapınma tanımına uymaktadır. Aşağıdaki Kur’an
ayetleri bunun örnekleridir.
 
“De ki; Bana Rabbimden apaçık belgeler gelince sizin Allah'tan başka ibadet
ettiklerinize kulluk etmekten kesin olarak men edildim ve alemlerin Rabbine teslim
olmakla emrolundum.” (Mümin, 66)
 
“(İbrahim dedi ki) Sizden de Allah‟tan başka yalvardıklarınızdan da ayrılıyorum
ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Umarım ki Rabbime yakarmakla (sizin gibi) bahtsız
olmam. (İstediklerimden mahrum bırakılmam) “İşte onlardan ve onların Allah‟tan başka
(taptıklarından) ibadet ettiklerinden ayrılınca O‟na İshak‟ı ve (İshak’ın oğlu) Yakub‟u
armağan ettik ve hepsini de Peygamber yaptık.” (Meryem, 48-49)
 
“Allah‟ı bırakıp ta kendisine kıyamet gününe kadar cevap vermeyecek olan
şeyleri çağıranlardan, yalvarandan daha sapık kimdir? Oysa onlar, bunların
çağrılarından, yalvarmalarından habersizdirler. İnsanlar haşrolunduğu zaman
Allah‟tan başka yalvardıkları onlara düşman kesilirler ve onların (kendilerine) ibadet
etmelerini de inkar ederler.” (Ahkaf, 5-6)
 
Kur’an-ı Kerim bu üç ayette de açıkladığı gibi, ibadet kavramı (ilah) tanrı yerine
konulan şeylere dua, yakarma ve onlardan yardım istemek anlamında kullanılmaktadır.
 
“Bilakis onlar cinlere tapıyorlardı ve çoğu onlara iman etmişti.” (Sebe, 41)
 
Burada cinlere ibadet ve onlara iman etmeyi Cin Suresinin şu ayeti açıklamaktadır:
 
“Doğrusu insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da,
onların (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını artırırlardı.” (Cin, 6)
 
Bu iki ayette “cinlere sığınmak”, “cinlere ibadet etmek” deyimleriyle anlatılmak
istenen onlara sığınmak, tehlike ve zarara karşı onlardan korunma isteğinde
bulunmaktır. Cinlere iman etmek deyimiyle de cinlerin koruma ve kendilerine sığınanları
muhafaza etme gücüne sahip olduklarına dair inançları belirtiliyor.
 
“(Rabb’in) onları ve Allah‟tan başka taptıklarını topladığı gün, (tapılanlara) de ki:
Bu kullarımı siz mi azdırdınız, yoksa kendileri mi yolu sapıttılar? Derler ki; Seni tenzih
ederiz senden başka dostlar (veliler) edinmek bize yaraşmaz…” (Furkan, 17-18)
 
Bu ayetin üslubundan açıkça anlaşılmaktadır ki; mabudlar ibaresiyle veliler ve Salihler
kastedilmektedir.
 
“Onlara ibadet etmek” teriminden maksat ise, onları kulluk sıfatından yüce, ilahlık
sıfatlarıyla muttasıf görüp, gaybi yardım, hacetleri görme, yardıma koşmaya kadir zannetme ve
tapınma derecesine ulaşacak derecede onlar için saygı ve tazim ifade eden amellerde
bulunmaktır.
 
“O gün hepsini bir araya toplar; sonra meleklere; Bunlar size mi tapıyorlardı
(ibadet ediyorlardı) diye sorar. Onlar da; Seni tenzih ederiz. Bizim velimiz sensin. Onlarla
bir bağımız, bağlantımız yok bizim. Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı. Çokları onlara
inanıyorlardı.” (Sebe, 40-41)
 
Bu ayette “meleklere ibadet” etmekten gaye, melekler için türbe, ziyaretgah ve hayali
heykeller yaparak onlara tapmaktır. Bu tapınma yoluyla, onları razı ederek, onların inayet ve
himmetlerini elde etmek, böylece dünyaya yönelik işlerinde onların yardımını kazanmak
amaçlanmaktadır.
 
“Allah‟ı bırakıp da kendilerine ne zarar ne de fayda verebilenlere ibadet ederler
ve bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir derler.” (Yunus, 18)
 
“…Allah‟ı bırakıp da başkalarını veli (dost) edinenler; biz bunlara ancak bizi
Allah‟a yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz‟ derler.” (Zümer, 3)
 
Bu ayetlerde de ibadetten kasıt, tapmaktır ve tapınma gayesi de açıklanmıştır.
 [Resim: ckPXiU.png]
IV. Kulluk, İtaat ve Tapınma Manasında İbadet
 
Yukarıda verdiğimiz örneklerden açıkça anlaşılmaktadır ki ibadet kavramı Kur’an-ı
Kerim’de bazen kulluk ve itaat manasında bazen de sadece itaat manasında
kullanılmaktadır. İbadet kavramının söz konusu üç manasını da bünyesinde toplayan örneklere
geçmeden önce kafalarımıza iyice yerleştirmemiz gereken önemli bir nokta var.
Yukarıda naklettiğimiz tüm ayetlerde Allah’tan başkalarına ibadet anlatılmaktadır. Söz
konusu ayetlerde ibadet kavramıyla kulluk ve itaat kastediliyor, mabut ise ya şeytandır yada
Allah’ın kullarını Allah’a değil, kendisine itaat ve kulluk ettirerek tağutlaşan asi insan veya
Allah’ın kitabını bir tarafa bırakarak kendi uydurduğu usullerle halkı yöneten önder ve
liderlerdir. İbadetin tapınma anlamıyla kullanıldığı ayetlerde ise mabud, ideolojiler (öğretiler)
ve yönlendirmeler sonucu mabudlaştırılan veli, nebi ve salihler ile sırf yanlış anlama nedeniyle
metafizik anlamda rububiyete ortak koşulan melek ve cinler veya şeytanın iğvası yoluyla
tapınma odağı haline gelen hayali güçlerin put ve resimleridir. Kur’an bütün bu mabud
türlerini –değil mi ki, onlara kulluk yada itaat ediliyor veya tapılıyor- batıl olarak nitelemekte
ve onlara ibadetin sapıklık olduğunu bildirmektedir. Kur’an’ın ifadesi şudur: “Sizin bu ibadet
edegeldiğiniz mabudlarınız hepsi Allah’ın kulu ve kölesidir. Ne onların ibadet edilmeye
hakları vardır ve ne de onlara ibadet etmekle elinize hüzün, zillet ve rezillikten başka bir şey
geçer. Gerçekte onların ve tüm kainatın maliki sadece Allah’tır. Tüm yetkiler Onun
elindedir. Bu yüzden bir tek Allah’tan başka hiç kimse ibadet edilmeye layık değildir.
 
“Allah‟ı bırakıp çağırdıklarınız (yalvardıklarınız) da sizin gibi kullardır. Eğer
doğru sözlü kimselerseniz, onları çağırın da size cevap versinler bakalım… Allah‟tan
başka çağırdıklarınız ne size ve ne de kendilerine herhangi bir yardımda bulunmaya güç
yetirebilirler.” (A‟raf, 194-197)
 
“Rahman çocuk edindi dediler. O (bu yakıştırmadan) münezzehtir. Hayır, melekler
şerefli kılınmış kullardır. Onlar sözle (bile olsa) O'nun önüne geçmezler ve ancak O'nun
emriyle amel ederler. Allah, onların zahirlerini de batınlarını da bilir. Onlar Allah'ın
hoşnut olduğundan başkasına şefaat de edemezler. O'nun korkusuyla titrerler.”
(Enbiya, 26-28)
 
“Onlar, Rahman‟ın kulları olan melekleri de dişi (ilahe) saydılar.”
(Zuhruf, 19)
 
“Onlar, cinlerle Allah arasında bir soy bağı kurdular. Oysa andolsun ki, cinler de
kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler.” (Saffat, 158)
 
“Mesih (Hz.İsa) de mukarreb (Allah’a en yakın) melekler de Allah‟a kul olmaktan
asla çekinmezler. Kim O'na kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki O, hepsini
huzurunda toplayacaktır.” (Nisa, 172)
 
“Göklerde ve yerde olan her şey Rahman‟a baş eğmiş kul olarak
gelecektir. Andolsun ki onların hepsini hesaba katmış, teker teker saymıştır. Kıyamet
günü hepsi O‟na yapayalnız tek başlarına geleceklerdir.” (Meryem, 93-95)
 
“De ki; Ey mülkün sahibi Allah‟ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden
mülkü alırsın. Dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın. İyilik (hayr) senin
elindedir. Gerçekten Sen her şeye güç yetirensin.” (Al-i Ġmran, 26)
 
Böylece Kur’an-ı Kerim, herhangi bir şekilde kendisine ibadet edilen bütün kimse ve
nesnelerin, hiçbir yetki ve otoriteye sahip olmayan Allah’ın kulları ve yaratıkları olduğunu
ispatladıktan sonra, dinlerin ve insanların hepsinin tüm anlamlarıyla ibadetlerini sadece
Allah’a yapmaları, O’na özgü kılmaları ve O’na tahsis etmeleri gerektiğini
vurgulamaktadır. Kulluk edilecekse Allah’a edilmeli, itaat edilecekse yine O’na edilmeli,
tapılacaksa yine O’na tapılmalıdır. Bu ibadet şekillerinden hiç birini Allah’tan başkası için
akıldan geçirmek bile doğru değildir.
 
“Andolsun ki, her ümmete ''Allah‟a ibadet edin tağutlara ibadetten kaçının‟
diyen bir peygamber gönderdik.” (Nahl, 36)
 
“Tağuta ibadetten kaçınıp da Allah‟a yönelenlere müjdeler olsun.” (Zümer, 17)
 
“Ey Ademoğulları, ben size şeytana ibadet etmeyin, o sizin için apaçık bir
düşmandır‟ diye bildirmedim mi? Yalnız bana ibadet edin.İşte doğru yol budur.”
(Yasin, 60-61)
 
“Onlar, Allah‟ı bırakıp da bilginlerini ve din büyüklerini rabler edindiler ve
Meryem oğlu Mesih‟i de… Halbuki tek ilahtan başkasına ibadet etmemekle
emrolunmuşlardı…” (Tevbe, 31)
 
“Ey iman edenler! Eğer siz bana ibadet ediyorsanız, size bağışlamış
bulunduğumuz temiz şeylerden yiyin ve Allah‟a şükredin.” (Bakara, 172)
 
Bu ayetlerde yalnızca Allah’a yapılması istenen ibadetin kulluk, kölelik, itaat ve boyun
eğme manalarına geldiği hükme bağlanmıştır. Bu itibarla ibadet kavramının içeriği daha da
netleşmiş, ibadetin işlevi belirginleşmiştir. Kısacası Allahu Teala, büyükleri (Ahbar ve
ruhban) ile ata ve ecdada itaat ve kulluktan kaçınmayı emretmiş, itaat ve kulluğu yalnızca
Allah’a yapmak gerektiğinin kesin hükmünü belirtmiştir.
 
“De ki; Bana Rabbimden apaçık belgeler gelince, sizin Allah‟tan başka ibadet
ettiklerinize kulluk etmekten kesin olarak men edildim ve Alemlerin Rabbine teslim
olmakla emrolundum.” (Mümin, 66)
 
“Rabbiniz buyurdu ki; Bana dua edin ki, duanıza icabet edeyim. Bana ibadet
etmekten büyüklenenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mümin, 60)
 
“(Allah) Geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin. Güneşi ve ayı
buyruğu altına almıştır O. Her biri belli bir vakte kadar akıp gider.İşte budur Rabbiniz
olan Allah. Hükümranlık yalnız O‟na mahsustur. O‟nu bırakıp da tapmakta olduğunuz
diğer varlıkların zerre kadar bile yetkisi yoktur. Onları çağırsanız, çağrınızı duymazlar,
duysalar bile icabet etmeye güçleri yetmez. Kıyamet gününde ise sizin onları Allah‟a
ortak koşmanızı kendileri reddederler…” (Fatır, 13-14)
 
“De ki; Allah‟ı bırakıp da size fayda da zarar da vermeyecek olanlara mı ibadet
ediyorsunuz.Allah işitendir, bilendir.” (Maide, 76)
 
Bu ayetlerde tapınma manasına gelen ibadetin Allah’a has kılınması hükmü
verilmektedir. Burada ibadet kavramı, dua ile eş anlamda kullanılmıştır. Önceki ve sonraki
ayetlerde ise, rububiyetin metafizik manasıyla Allah’a ortak koşulan mabudlar zikredilmiştir.
Kur’an’da Allah’a ibadetin zikredildiği her bir ayetin anlam ve kapsam itibariyle
içeriğinde ibadet kavramının yukarıda anlatılan anlamlarından herhangi biri özellikle
vurgulanmıyorsa böylesi bütün ayetlerde ibadet kavramı üç anlamın hepsini birden yani
kulluk, itaat ve tapınma anlamlarını kapsamaktadır. Misal olarak şu ayetlere bakalım;
 
“Şüphesiz ben Allah‟ım. Benden başka ilah yoktur. Öyleyse bana ibadet et.”
(Taha, 14)
 
“İşte budur Rabbiniz olan Allah. O'ndan başka ilah yoktur. Her şeyin
yaratıcısıdır O. Öyleyse yalnız O‟na ibadet edin. O her şeye de vekildir.” (En‟am, 102)
 
“De ki; Ey insanlar, eğer benim dinimden yana bir kuşku içerisindeyseniz; ben
sizin Allah‟tan başka ibadet ettiklerinize ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum, ancak
ben sizin hayatınıza son verecek olan Allah‟a ibadet ederim. Ben, müminlerden olmakla
emrolundum.” (Yunus, 104)
 
“Siz, Allah‟ı bırakıp, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlere
tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm yalnızca
Allah‟ındır. O yalnız kendisine kulluk etmenizi emretmiştir. İşte doğru din budur. Ne var
ki, insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf, 40)
 
“Göklerin ve yerin görünmeyen/bilinmeyeni Allah‟a aittir. Bütün işler O‟na arz
edilmektedir. Öyleyse sen de O‟na kulluk et ve O‟na dayan, tevekkül et ki, Rabbin
yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Hud, 123)
 
“Biz ancak Rabbimizin emriyle ineriz. Bizim önümüzde, arkamızda ve bunların
arasında varolan her şey O‟na aittir. Senin Rabbin asla unutkan değildir.”
(Meryem, 64)
 
“Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir. Öyleyse O‟na
kulluk et ve O‟na kullukta devamlılık ve direnç (sebat) göster. Hiç O‟nun adıyla anılan
birini biliyor musun?” (Meryem, 65)
 
“De ki; Ben de sizin gibi bir insanım. Yalnız ilahınızın tek ilah olduğu
vahyediliyor bana. Bunun içindir ki, kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir
amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın!” (Kehf, 110)
 
Bu ayetlerde veya benzeri diğer bütün ayetlerde ibadet kavramının sadece tapınma
veya sadece kulluk ve itaat manasına alınması için hiçbir sebep yoktur. Aslında bu ayetlerde
Kur’an-ı Kerim tüm çağrısını ortaya koymaktadır. Kur’an’ın daveti gayet açıktır; ister
kulluk, ister itaat, isterse tapınma olsun hepsi Allah’a has kılınmalıdır. Bu yüzden, yukarıdaki
ve benzeri diğer ayetlerde ibadet kavramını tek bir anlamı ile sınırlamak, gerçekte Kur’an’ın
bütün bir davetini sınırlamaktır. Bu durum ise şöyle kaçınılmaz bir netice doğurur; Kur’an’ın
davetini sınırlı bir düşünceyle anlayıp, iman eden kimseler, O’na eksik bir şekilde tabi
olurlar. İbadet kavramının diğer anlamlarını Allah’tan başka kişi, güç ve nesnelere hasretme
tehlikesini bünyelerinde sürekli taşırlar. Bu da onlar için şirke açılan bir kapıyı ifade
etmektedir.
 
Dolayısıyla Tevhid inancı sürekli tehlike içindedir.
 
 
Kaynak:  (Seyyid Ebu‟l A‟la el-Mevdudi, KUR’AN’IN DÖRT TEMEL TERİMİ)

Bu öğeyi yazdır

  FATİHA SURESİ (Ders-4)
Gönderen: Selâm - 07-09-2020, 23:41 - Forum: Kur’an-ı Kerim ve Tefsir - Cevap Yok

[Resim: t4zvVt.png]

 
 
 
7-Gayrilmağdubi Aleyhim Veleddaaallin:  
  
(Gazaba uğrayanların ve sapıtanların yoluna değil)  
  
    
Hemen hemen bütün müfessirlere göre Allah'ın "gazab"ı (lafzî karşılığı "öfke"), insanın, 
Allah'ın rehberliğini bilerek reddetmek ve emirlerine aykırı davranmak suretiyle başına
açtığı belalar ve felaketler ile eş anlamlıdır. 
  
Allah'ın gazabına uğrayanlar -ki kendilerini O'nun rahmetinden yoksun bırakanlar demektir-
olarak tanımlanan insanlar, Allah'ın mesajından tam haberdar olan, onu anlayan ama kabul
etmeyenlerdir.
Sapkınlar ise ya hakikatin hiç ulaşmadığı, ya da onu hakikat olarak kabul
etmelerini güçleştirecek kadar değişmiş ve bozulmuş olarak ulaştığı insanlardır.
  
''Gazaba uğratılmışlar” ifadesi, ilk insan neslinden Kıyâmet sabahına kadar gelecek olan ve ilâhî
gazabı hak eden herkestir; bunların içinde inkârcı Yahudiler de elbette vardır. 
  
“Sapıklıkta kalanlar” ifadesi de, benzer şekilde hakka karşı inanç şaşkınlığını tercih eden ve
gerçeğin karşısına dikilenlerdir. Şaşmakla kalmayıp şaşırtmaya çalışan ve yoldan çıkmışlıkla
nitelendirilen herkestir. Elbette bunların içinde bu özellikteki Hıristiyanlar da vardır. Benzer
özelliklerin sahibi olan herkes bu hitabın muhatabıdır.
  
Ve  sapıtanlarınkine de   iletme.  
  
Yani gazaba uğrayanların  yoluna değil, bir de sapıtanlarınkine  değil! Aslında  gazaba
uğrayanlar aynı zamanda sapıtmış değiller mi ki  ayrıca birde ‘’veleddaaallin’’ geliyor.
  
Gazaba uğramak sapıtmaktır. Sapıtmakta gazaba uğramaktır.Çünkü sapıtmaktan daha
büyük bela mı vardır? Aslında bunun ikisi de aynı değil mi ki ayrı ayrı geliyor?
 
Bu soruya cevap olmak üzere Tirmizi’de geçen bir hadiste ve bir çok kaynakta farklı
varyantlarıyla  geliyor. Hadis şöyle tefsir ediliyor:
 
''Gazaba uğrayanlar arasında  Yahudiler de vardır.
Yani Yahudiler gazaba uğrayanlardandır. ''

 
Bu formu tartışılmıştır. Sahih olup olmadığı konusunda bir çok söz söylenmiştir.  Ama bir
başka bir formu var ki bu sahih bir kaynaktan geliyor. Senetle geliyor. O formu da şu:
  
''Gazaba uğrayanlardandır yahudiler.'' Yani gazaba uğramak sadece  yahudilere özgü bir şey değil. 
Ama onlar gazaba uğrayanlar içindedir.
 
Sapıtanlardan da Hristiyanlardır. Hristiyanlar da sapıtanlardan bir kısımdır.  Bu haddi zatında
bize şu gerçeği  söylüyor.
Biz her fatihada
 
‘’ Ya Rabbi bizi  Yahudileşmekten , bizi Hristiyanlaşmaktan koru.’’
 
Diyoruz. Bununla şunu demiş  oluyoruz:
 
-Ya Rabbi Yahudiler gibi dinimizi  törenselleştirmekten bizi koru.
 
-Ya Rabbi Hristiyanlar gibi dinimizi vijdanileştirmekten ,
 
dinimizi seküleştirmekten bizi koru.
  
Yine başka bir açıdan şunu söylüyoruz. Peygambere davranış açısından 
 
‘’ Ya Rabbi Yahudilerin peygamberine  yaptığı gibi bizi peygamberimize hakaret
etmekten koru. Onu aşağılamaktan, küçültmekten koru.'' 
 
Öbür taraftan da ‘’ Ya Rabbi Hristiyanların peygamberlerine yaptığı gibi, peygamberimizi
ilahlaştırmaktan bizi koru.’’
  
Aslında tarih çizgisi içerisinde iki sapmaya, iki temel  sapmaya bir temayül olarak bakıyor
Kur-an ve bizi de buna dikkat çekiyor. Yani Yahudileşmek bir eğilimdir. Bir temayüldür.
Yoksa gazaba uğramış  millet olmaz. Allah hiçbir kavmi  gazaba uğratmaz. Bir kavimden
olmak gazaba uğramanın gerekçesi olamaz. Bu Allah’a  hakaret olur.  Hiç kimse içinde 
doğacağı kavmi kendisi seçmiyor. Ama gazaba uğramak bir mantıktır.  Yahudilişme mantığıdır.
Hristiyanlaşma mantığı da sapıtmaktır.
  
İşte bu manada Yahudileşme mantığı  dini törenselleştirir. Dini  biçime hasreder.
Hristiyanlaşma mantığı sapıtan mantıksa  dini vijdana hapseder. Dini  insanın içine hapseder. 
İkisi de sapıtmadır. İkisi de Hak’kın  dışında bir yöntemdir.  İşte bu ikisinden kaçınmamız,
bu iki yoldan  geri durmamız  için hergün, her namazda, her rekatta;
 
‘’gayril  mağdubi aleyhim veleddaaallin’’
(gazaba uğrayanların ve sapıtanların yoluna değil)
diyoruz.
[Resim: ckPXiU.png]
Fatiha suresinin bu ayetinde dikkat çekilen ‘’Yahudileşme’’ve ‘’Hristiyanlaşma’’  Yahudilerin
ve Hristiyanların Kur’an’da anlatılan yoldan çıkma sürecine verebileceğimiz en doğru isimlerdir.
Kur’an  bu  konuya başka hiçbir konuya ayırmadığı kadar çok yer vermiştir. Elbette bunun
sebebi yalnızca geçmiş kavimlerin hikayesini anlatmak olamaz. Yahudileşme ve Hristiyanlaşma
konularına Kur’an’da bu kadar fazla yer verilmesinin sebebi, bu ümmeti gelecekte bekleyen
en büyük tehlikeye karşı dikkat çekmek ve   korumak içindir.
 
Kur’an’ın ilk müfessiri olan Peygamberimiz, Fatiha’nın son ayetini tefsir sadedinde şöyle
buyurmuştur:
 
’Gazaba uğrayanlar Yahudilerdir, dalalete düşenler Hristiyanlardır’’
(Tirmizi Tefsir, 2/2957 İbni Hanbel)
 
Aslında Peygamberimiz iki sapmaya tarihten iki örnek vermiştir. Fatiha okuyan her mü’min,
her okuduğunda bu iki sapık yola girmekten Allah’a sığınmaktadır. Demek ki Fatiha okuyup
namaz kılan Müslümanların da bu iki sapıklığa düşmesi mümkündür.
Buna ‘’Müslümanın yahudileşmesi’’
ve ‘’Müslümanın Hristiyanlaşması’’ adını verebiliriz.
 
Yahudileşme dinin ruhunu öldürüp cesedine sarılma, Hristiyanlaşma dinin cesedini
öldürüp ruhuna sarılmadır.
 
Yahudileşme dini sevgisizleştirme, Hristiyanlaşma dini şeriatsızlaştırmadır.
 
Yahudileşme peygamberi aşağılama, Hristiyanlaşma peygamberi aşırı yüceltmedir.
 
Yahudileşme dünyevileşme, Hristiyanlaşma ruhbanlaşmadır.
 
Fatiha bu iki sapmaya karşı mü’mini uyarmaktadır. Onların yoluna girmek için Yahudi ve
Hristiyan olmak şart değildir. Zaten Kur’an’a göre Yahudiler ve Hristiyanlar da başlangıçta
Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya bağlı mü’min ve Müslümanlardı. Hz. Musa’nın ve Hz. İsa’nın mü’min
ve Müslümanları nasıl Yahudileşti ve Hristiyanlaştı ise, Hz. Muhammed’in ümmeti de onların
yolundan gidip Yahudileşebilir ve Hristiyanlaşabilirdi. Fatiha mü’mini bu tehlikeye karşı namazın
her rekatında uyarıyordu.
 
Fatiha’nın sonunda ‘’amin’’ denmesi sünnettir. Amin İbrahimi şeriatların ortak şiarıdır.
Musevi (Yahudi değil), İsevi (Hristiyan değil) ve Muhammedi davetin aynı ilahi kökten neşet
ettiğinin hoş bir belgesidir. ‘’Amin’’, onaylama, doğrulama, tasdik etme, katılma, evetleme
anlamına gelir. İbranicede ‘’öyle olsun, duam tutsun, kabul olsun’’ çağrışımlarına sahiptir.
 
Allah Rasulü, Fatiha’yı okuduğunda ‘’amin’’ derdi. Eğer Fatiha’yı açıktan okumuşsa ‘’amin’i de
açıktan söyler, eğer gizliden okumuşsa ‘’amin’’i de gizli söylerdi.
Şu hadis, ‘’amin’e iştirakin önemini güzel anlatır:
 
''-İmam ‘’ğayri’l-mağdubi’ aleyhim ve leddallin’’ diye okuduğu zaman ‘’Amin’’ der
ve yer ehlinin ‘’amin’’leri sema ehlinin ve meleklerin ‘’amin’’leriyle buluşursa,
Allah kulunun geçmiş günahlarını affeder.’’ 
(Buhari Ezan 112, Müslim Salat 72/410)
 
Allah Rasulünün ve sahabenin uygulamasından Fatiha’nın sesli okunduğu cemaat namazlarında
cemaatin de imamın ‘’amin’nine sesli olarak katıldıkları kesin olarak anlaşılmaktadır.
Fıkıh okullarının kahir ekseriyeti de bu görüştedir.
[Resim: ckPXiU.png]
Fatiha’nın tekrarının hikmeti
 
Bu mübarek surenin namazın her rekatında tekrarlanması sayısız hikmetler içerir.
İlk akla gelenler şunlardır:
 
1- Fatiha’daki hakikatler öyle yüce hakikatlerdir ki, onları değil unutmak, unutma ihtimali
dahi insanı diken üstünde tutmalı ve teyakkuza sevk etmelidir. Bu saikle insan Fatiha’daki
hakikatleri sürekli tekrar etmeli ve söz konusu tekrar bu ebedi hakikatleri unutmamaya
yeminli olduğunu göstermelidir.
 
2- İnsan nisyan ile maluldür. İnsan kelimesinin kökeniyle ‘’unutmak’’ anlamına gelen nisyan
kelimesinin kökeni aynıdır. Unutan insana hatırlatılır. Allah’da Fatiha ile insana Rabbiyle
nasıl ilişkiye gireceğini hatırlatmaktadır.
 
3- Fatiha’nın namazın her rekatında tekrarı, salt tekrardan öte bir hakikate işaret eder.
O da Fatiha’nın sınırlı lafızlarının arkasında bitmez tükenmez bir mana okyanusu barındırdığı
gerçeğidir. Bu yüzden Fatiha’nın her okunuşu bir tekrar değil, o mana okyanusundan bir
kısmının daha akleden kalbe nazil olmasıdır.
 
4- Fatiha mü’minin hayatı boyunca dilinden dökülen tüm sözler içinde en yüksek tekrar
sayısına sahip söz olmalıdır. Nasıl ki Fatiha İlahi kelamın en başında yer alıyorsa, böylece
mü’minin söz dağarcığının da en başında yer almalıdır. Hayatının tüm sözleri tasnif edilip
tekrar sayısıyla birlikte önüne konulduğunda, Fatiha en çok tekrar sayısına sahip yüce
sözler arasında yer almalıdır.
 [Resim: ckPXiU.png]
Fatiha insanlıkla yaşıt tüm vahiylerin, tüm semavi şeriatlerin özüdür. Onun için farklı dinlere
mensup insanların olduğu bir masada, ‘’Herkes üzerinde ittifak edebileceğimiz ortak bir metin
ortaya koysun’’ denilse, Fatiha’dan daha güzel bir metin ortaya konulamaz. Dolayısıyla Fatiha
insanlığın değişmez değerlerinin kodlarını içinde barındıran ilahi bir manifestodur.
 
Not: İsrailoğulları üzerinden Yahudileşme sürecinin en çok bahsedildiği sure Bakara suresi, 
İseviler üzerinden Hristiyanlaşma sürecinin en çok bahsedildiği sure Al-i İmran suresidir.
Her iki uzun süre Kur’an’ın musaf sırasında ilk başlarda yer almaktadır.  

 
Rabbim, hayatın ve hakikatin sahibi sensin, bizleri hakikate sadakatte ve 

aktif iyilikte sabit kadem eyle, hayatımızı imanımıza şahid kılanlardan eyle.

Amin, amin, ya Mu’in, ve ahirunda’vana eni’l-hamdülillahi Rabbi’lalemin.  

Bi şehadeti Sureti’l-Fatiha.

 
 

 
 
Kayn
aklar:
Türkiye Diyanet Vakfı-Kur'an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir
Süleymaniye Vakfı Tefsir Çalışmaları, Abdulaziz Bayındır
Kısa Surelerin Tefsiri, Mehmet Okuyan
Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir Mustafa İslamoğl

Bu öğeyi yazdır

  Cennete Gitmenin Şartı
Gönderen: Selâm - 06-09-2020, 12:39 - Forum: Tefekküre Davet - Cevap Yok

[Resim: ONLZPA.jpg]
 
 
Cennete gitmenin şartı
 
 
Cennete gitmenin şartı elektriği icat etmek, tayyare yapmak değil;
 
 imanın bütün şartlarına inanmak, Allah’ın emirlerini tutup 
 
yasaklarından sakınmaktır.
  
Kim bu sıfatlara sahipse cennete gider.
  
Eğer cennete gitmenin yolu, insanlara faydalı olmak olsaydı, 
 
cennete ilk önce koyunlar, arılar, tavuklar ve insanlara 
  
hizmet eden diğer hayvanlar girerdi…
  
  
Yazar: Mehmed Kırkıncı

Bu öğeyi yazdır

  ORGAN HİKAYESİ (13+)
Gönderen: Selâm - 05-09-2020, 12:54 - Forum: Multimedya - Cevap Yok


 

 
 
Bu kısa korku filmini izledikten sonra göğsünüze eğilip bakacaksınız ve
 
‘’orada iyi misin?’’
 
diye soracaksınız.
 
Güller kırmızıdır, menekşeler mavi…
 
Organlar diyor ki: ‘’Bu adamı  hayatta tutalım’’
 
Adam diyor ki: ‘’Hadi bir arabanın egzozunu içelim!..’’
 
!!!!! ?????
 
Hikayeden çıkarılacak en önemli ders:
 
-Yapma!
  
Sigara içerek ve çok yiyerek ahmak bir insan olma!..
 
Sadece bir hayatın var. Onu yok etme!
 
Ne zaman kalp hastalığına ve ya şeker hastalığına yakalanacağını 
 
ve sonuçta genç yaşta öleceğini bilemezsin. 
 
Kimse bunu istemez.
  

İstemezsiniz değil mi?

Bu öğeyi yazdır

  Nankörlüğün Sonu
Gönderen: Selâm - 03-09-2020, 11:08 - Forum: Tefekküre Davet - Cevap Yok


 
 
 Rabbinizin size duyurduğu şu gerçeği de hatırlayınız:
“Eğer şükrederseniz, ben de sizin için nimetimi mutlaka arttıracağım.
Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz benim azabım çok çok şiddetlidir.”
 
(İbrahim Suresi, 7. Ayet)
  
Bela ve musibetlerin takdirinde Rabbin rahmeti, adaleti ve inayeti gizlidir.
Beşer iktizasıyla bela ve musibetleri hoş karşılayabilmek her zaman kolay olmayabilir. 
Çoğu kez bela ve musibetlere sabretmek demir leblebi çiğnemekten farksızdır. Bazen de insanların 
hâl ve musibetleri çok ağır ve özel olabilir. 
Kan kusup kızılcık şerbeti içerler, ama buna rağmen hiçbir şey yokmuş gibi davranabilirler. 
Bu durumda olanların yardımcıları bizzat Hz. Allah’tır ve O’nun dostlarıdır. 
 
Bazı musibetler, kulların geçmişteki hatalarının neticesidir. 
Bu musibetler tamamen insanların ihmallerinden, hata ve kusurlarından doğmaktadır. 
Gerekli tedbirleri almayan insanın hastalanması, tartıda hile yapan bir toplumun kuraklık ile 
cezalandırılması gibi… 
 
Bir kısım musibetler de, gelecek belaları def eder veya onların şiddetlerini kırar. 
Büyük musibetlerin önüne set olan bu gibi musibetler, 
gerçekte Cenab-ı Hakk’ın bir ihsanıdır.
 
Kendisine küçük bir iyilik yapan kimseye bile vicdanen bir teşekkür borcu hisseden insanın, 
bütün nimetleri ikram eden rabbine  şükretmemesi düşünülemez.
 Bela ve musibetlerin takdirinde de Rabbin rahmeti, adaleti ve inayeti gizlidir demiştik.  
Öyleyse şükür hem nimet hem de bela ve musibetler  zamanında olmalıdır.
 
Musibetlerin insanlara niçin musallat olduklarını doğru okuyamayanlar,
musibetlere karşı sabır ve şükürle mukabele etmek konusunda pek zayıftırlar.
Onlar musibetin içinde saklı olan rahmetini göremediklerinden  akılsızca davranırlar,
nankörlük ederler ve böylece üzerlerine daha büyük belaları
mıknatıs gibi çekerler.

Bu öğeyi yazdır

  FATİHA SURESİ (Ders-3)
Gönderen: Selâm - 03-09-2020, 00:05 - Forum: Kur’an-ı Kerim ve Tefsir - Cevap Yok

[Resim: t4zvVt.png]

 
 
5-) İhdines sıratal müstagıym: (Bizi yönelt dosdoğru yola)

  
İnsanlar maddî ve mânevî hayatlarını düzenlerken doğrunun yanında yanlış da yapmışlar;
 hatalı, çıkmaz, saptırıcı yollara da yönelmişlerdir. Sapmanın ve yanılmanın baş sebebi insanın
 kendini yeterli sanması, bilgi ve güç almak için Allah’a yönelmeyi reddetmesidir. 
 
“Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek ille de azgınlaşmaktadır! 
Oysa (kuldaki) her şey yalnız rabbine aittir (O’na dönecektir)” (Alak 96/6-8). 
 
“Bize doğru yolu göster” duası aynı zamanda rabbin, kullarına bir irşad ve uyarısıdır; 
eğer insan kendine yeterli olsaydı, doğru yolu görmesi ve bulması için bir başkasına ihtiyacı olmazdı.
 
 
Şimdi bu ayetle duaya geçiyoruz. 
Aslında fatiha  başlı başına bir dua olarak da adlandırılabilir, okunabilir.
 
Bundan önceki ayetler Allah’a yakarmanın, yalvarmanın adabını öğretiyordu bize. 
Allah’a yalvaracağınız, bir şey isteyeceğiniz zaman:
 
‘’-Ey insanlar önce Allah’a hamd edin. Önce Allah ile başlayın, besmele çekin,
-sonra hamd edin,
 -Ondan sonra Allah’ı ululayın ve O’nun Rahman, Rahim isimlerini söyleyin. O sıfatları hatırlayın. 
Allah’ın acımasını, bağışlamasını hatırlayın.
 
-Ondan sonra Allah’ın celalini de hatırlayın. Mahkemenin, büyük mahkemenin Hakimi olduğunu da hatırlayın. 
 
-Ve şu iki şeyi  de iyi yapın. 
Yani yalnızca  Allah’a kulluk edin ve yalnızca  O’ndan isteyin.
 
Ondan sonra ellerinizi kaldırıp istediğinizi isteyebilirsiniz. 
Ama bu isteyeceğiniz  şeylerin ilki şu olmalı. Yani Allah’tan bir tek şey iste denildiği zaman siz
 ilk olarak şunu istemelisiniz. ‘’HİDAYET’’  
Çünkü siz ne isteyeceğinizi bazen unutuyorsunuz. Bazen Allah’tan büyük şeyler isteyecek yerde 
çok küçük şeyler istiyorsunuz. Oysa ki Allah büyüktür. 
Büyük Allah’tan  çok büyük şey istemelidir.
 
 Ne isteyeceğiz? İhdines sıratal müstagıym. Yani ‘’HİDAYET’’
 
Hidayet isteyin ki hidayet en büyük ödüldür. Hidayet hiçbir servetin yerini tutmaz. 
Hiçbir servet  hidayet kadar olamaz.   
 Hidayeti elde eden yeryüzünün  tüm hazinelerinden daha değerli bir şey elde etmiştir.
 
Allah bir insana  hidayet vermemiş ise, yeryüzü senin olsa ne olur?  
Hidayet  vermiş ise, hiçbir şey vermese ne kayb edersin? 
Çünkü Allah hidayet ile ebedi mutluluğun anahtarını vermiş demektir. Onun için hidayet isteyin Allah’tan. 
Allah’tan istemenin adabı budur. Sonra başka şeyler de  isteyebilirsiniz. Ama önce hidayet isteyin .
 
‘’İhdinessıratal müstagıym’’ Bizi dosdoğru yola ilet.
 
Peki hidayet nedir? Bunu biraz açalım:
 
Allah’ın vahyi bize sadece vahiyle gelmiyor. Allah bize vahiyden önce  de hidayet nasip etti.  
Tarih öncesinde hidayet nasip etti. İşte misak bu hidayettir. Yani tabiatımıza bu hidayeti yerleştirdi.
 Her insanın bozulmamış  fıtratı, Allah’ın insana verdiği tabiat bir hidayettir. 
Bozulmamıştır. Saftır, bizatihi fiili bir hidayettir. Peşin bir hidayettir.
 
Onunla yetinmedi Rabbimiz bir lütuf daha yaptı. Bir de akıl verdi. İkinci bir hidayet.
Onunla yetinmedi bir lütuf daha yaptı. Vijdan verdi. Vijdanın kendisi de bir hidayettir.
 Onun için vijdanına tabi olanı vijdanı doğru yola götürür. Eğer kirlenmemişse…Eğer mahvolmamışsa… 
Eğer hala vijdan varsa o insanda. 
Akıl, fıtrat ve vijdan hidayetlerinin üstüne dördüncü olarak birde kitapları gönderdi.  
İşte ‘’İhdines  sıratal müstagıym ‘’ diyen bir insan  ‘’-Bizi dosdoğru bir yola ilet.’’ 
Diyen bir insan aynı zamanda şunu demiş olur: 
-Beni özüme döndür. Fıtratıma döndür. Vijdanıma döndür. 
Yani vijdanımı kirletme ve vijdan muhasebemde beni vijdanımın çağırdığı yere döndür.
Çünkü  vijdanı insanı hep hayra çağırır.
 
Yine, ‘’beni aklımın çağırdığı yere döndür. Aklı selimin yoluna. Sağ duyunun yoluna  döndür. 
Ve yine bununla bir insan ‘’kitabının çağırdığı, mesajının gösterdiği yola döndür’’  demiş olur.
 
‘’İhdines sıratal müstagıym’’ diyen aslında üçü kendi bünyesinde, biri de dışında bulunan
 bu dört hidayeti istemiştir. Bu bir istektir. 
Cenab-ı Hak bu isteğe  hemen Kur-an’ın  karşı sayfasında cevap veriyor :
- Elif Lam Mim… Bu kitap var ya (Kuran), şüphe yok, tereddüt yok, 
Allah’a karşı sorumluluğun bilincinde 
olanlar için hidayettir. İşte bu kitap (Kuran) hidayettir. 
Sen başka yerlerde ne arıyorsun?
 
Ama öncelikle akıl, fıtrat ve vijdan hidayetlerine  tabi olmayanlara 
bu kitap ne diyebilir ki!
Allah bu kitabı insanlığın eline uzatalı bindört yüzyıl  oldu. Biz onunla hep haşir neşiriz. 
Peki neden bizim için gereği gibi hidayete dönüşmüyor? 
Çünkü fıtrat, çünkü vijdan, çünkü akıl hidayetlerine yapışmadık da onun için bu hidayet, 
yazılı hidayet de bize bir şey söylemez oldu.
[Resim: ckPXiU.png] 
Hidayeti, doğruyu, hakkı istemek elbette çok önemlidir; ama bundan daha da önemli olanı, 
hidayet üzere kalmak ve hidayette istikametten şaşmamaktır. 
Bakara 2/2’de Kur’ân’ın, muttakîler için bir rehber olduğundan söz edilmektedir. 
Muttakîler, “takva sahipleri, duyarlı insanlar, sorumluluğunu bilenler, donanımlı olanlar, 
sorumluluğu gereği günahtan ve azaptan korunmaya çalışanlar” olarak tanımlanabilir. 
Bu durumda “zaten muttakî olanların hidayete veya rehbere ne ihtiyacı vardır ki?” 
diye bir soru yöneltilebilir. 
Bunun cevabı, “insanın takva sahibi olarak kalmasını sağlamak” şeklinde verilmelidir.
 
Yüce Allah, “iman edenlerin ve doğru yolda olanların hidayetini artıracağını” beyan ederek, 
hidayet üzere ve muttakî bile olsa, her insanın Kur’ân’ın rehberliğine muhtaç olduğunu beyan etmektedir. 
Dolayısıyla hiç kimse “ben yeterince olgunlaştım, benim herhangi bir şeye ihtiyacım yoktur” dememelidir. 
Çünkü Kur’ân’ın her hakikati, herkese yeni ufuklar kazandıracak şekilde bir içeriğe sahiptir. 
İnsanlar namaz kılarken de diğer zamanlarda da Kur’ân’dan bu anlamda yararlanmaya devam etmelidirler.
 
 ‘’Sıratal Müstagıym’’  Dosdoğru yol.
Sırat  yol demek.
 Müstagıym; istikamet  burdan gelir. Dosdoğru, eğrisi olmayan bir yol. 
Aslında ‘’sıratal müstagıym  nedir’’ diye sorulacak olursa tefsir olarak ‘’KUR-AN’dır’’  diyenler olmuş.
 Ki Tirmizi’de  geçen bir hadise  göre peygamberimiz (Sallalahu Aleyhi Vesselem)‘de 
sıratı müstagıymı  İSLAM olarak tefsir ediyor.
-Allah insanın önüne dosdoğru bir yol çizdi, Diyor. Bu sırat-ı müstagıymdir.  
Bu yolun iki kenarına  duvar yaptı. Bunlar Allah’ın hudududur.
 Bu duvarda kapılar açtı. Bunlar şeytanın  ve nefsin ordan insanı imtihan için, 
ordan Allah’ın insanı imtihan için hücum edeceği kapılar. 
Bu kapılara birer perde gerdi diyor. İşte  onlarda Allah’ın yasakları.
Bu yolun içinden bir davetçi doğru yola çağırıyor. Yolu gösteriyor. 
Bir de yolun başından bir davetçi  çağırıyor. 
Yolun başından çağıran davetçi Kur-an’dır buyuruyor.
 Yolun içinden çağıran davetçi ise İSLAM’dır buyuruyor. 
Yani peygamberimiz yolu insana açan, aydınlatan bir davetçi olarak 
sırat-ı müstagıymi İslam olarak  gösteriyor.
 Bu güzel teşbihte ifade edildiği gibi sırat-ı müstagıym İslamın dosdoğru yoludur.
Yine başka bir hadiste peygamber toprağa bir çizgi çizdi diyor RAVİ. 
Bu çizginin dışına da çizgiler çizdi. O çizgiye dikine çizgiler çizdi. 
Bu çizgilerin hepsi Allah’ın yolunun dışında ki yollardır. Bu tek yol (Kuran) ise Allah’ın yoludur. 
Burdan giden kurtulur, dedi diyor.
İşte biz de bu ayetten bunu anlıyoruz.
Özetle; Sırat-ı müstakim, “doğru yol” demektir. Bu yolda olmak, yalnızca Allah’a kulluk etmekle olur. 
Yalnızca Allah’a kulluk ise, onun kitabına, Kur’an’a sarılmakla mümkündür. 
 
Devam  ediyor.
[Resim: ckPXiU.png]
6-) Sıratallezine en amte aleyhim .(Nimet verdiklerinin yoluna) 
 
 
Bu  yolun nasıl bir yol olduğunu öğrenmemiz için  fatihayı tefsir etmeye devam ediyor.
Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna.
Şimdi bunlar kim?
Kendilerine nimet verilenler…
Allah’ın mutluluk, nimet verdiği kimseler; nebiler, doğru kişiler, bilginler ve iyilerdir. 
 
Bu âyet, bir önceki âyetteki sırât-ı müstakîmin kimlerin yolu olduğunu açıklamaktadır.
Nisâ’ 4/69’da da sayıldığı gibi Yüce Allah’ın nimet verdiği insanlar şu dört gruptur: 
en-Nebiyyûn “Peygamberler”,
 es-sıddîkûn “gerçeği onaylayanlar”, 
eş-şühedâ’ hakka şahit olanlar” ve 
es-sâlihûn “inancıyla davranışı bir olanlar, yanlışları düzeltenler.”
 
Aynı âyette Yüce Allah’ın belirttiğine göre bu dört grup insan “güzel arkadaşlar”dır. 
Bu ümmet içerisindekilerden, mahşerde azaptan kurtulmak isteyenler bu grupların son üçü 
arasında olmalı ve bu uğurda çalışmalıdırlar.
 İlk grup, yani peygamberlik kurumu, Hz. Muhammed ile sona erdiği için, dünyada yaşantı olarak
 geri kalan üçüne katılmak hedef olmalıdır.
 Bunu başarmanın sonu ise onlarla mahşerde arkadaş olmaktır.
Kur’ân Yüce Allah’ın bir nimetidir; ihsanıdır. Yüce Allah’ın nimet vermesi “sonuç”tur. 
“Sebep” hak etmektir. Nimet, hak edene verilir. 
Bu nimetle buluşmak isteyenler Kur’ân’a sarılmalı ve onun ilkeleriyle hayatı yaşamalıdırlar. 
Böylece Yüce Allah’ın ihsanıyla nimetlendirdikleri arasına girerler.
 
[Resim: ckPXiU.png] 
 Evet, Fatihayı Rasulullah okuyordu. Peki Peygamber okurken neyi kastediyordu? 
Kuşkusuz peygamber bu sureyi okurken  kesinlikle şunu kasdetmiş olması lazım. 
Kendisinden evvelki tüm peygamberlerin yolu. Ki Kur-an’da da bu gerçeği  vurgulayan  ayetler görüyoruz.  
Bu ayetlerden birin de ‘’Onların yoluna uy’’ deniliyor. 
 Peygamberler sayılıyor ve hemen arkasından deniliyor ki ‘’Onların yoluna uy, itibar et, tabi ol.’’ 
 Demek ki peygamber  fatihayı okurken  kendisi bizatihi, kendisinden  evvelkilerin yoluna uyması için 
dua ediyor.  Yani ‘’Ya Rabbi onların yoluna beni yönlendir’’ diyor. 
 
 Bu neyi gösteriyor? İslamın evrenselliğini. Zaman ve zeminler üstünlüğünü. 
Yani islam Muhammed (Sallallahu Alayhi Vessellem)’le başlamadı. 
İslam Allah insanla konuşmaya başladığında başladı.
 İslam insanlığın değişmez değerleri. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesselam) ise bu  yolun en son rehberi, 
son kılavuzu. Kur-an da insana verilmiş son haritadır. Onun için biz her fatihayı okurken  
aslında insanlık tarihi içinde  yürüyen tüm salih insanların yolunda yürüdüğümüzü hatırlıyoruz. 
Ve fatiha ile şunu diyoruz:
-Ya Rabbi insanlık seli içerisinde bir çizgi var ki ben o çizginin arkasını takip ediyorum. 
Ben evrensel doğrunun peşindeyim Ya Rabbi. Bunu demiş oluyoruz.
Tabi peygamber bunu okurken kendisinden evvelki  peygamberlere tabi oluyordu. 
Sahabe okurken, onlarda kendisinden evvel peygambere uyan, peygamberlerin sahabelerine, 
yani havarilerine uyuyordu. Onlarda onu diyordu :
-Ya Rabbi sen bizi bizden evvelki peygamberlerin havarileri nasıl onlara tabi olmuşsa, 
bizi de bu peygamberin  onlar gibi arkasından yürüt.
Biz de ne diyoruz? Biz de burdan bakarak :
-Ya Rabbi sahabe ve peygamberde içinde olmak üzere, önceki peygamberlerin sadık ümmetleri  
hangi yolda gitmiş ise bizi de o yola ilet.
 Herkes kendi bulunduğu kategoride, daha önceki Salihleri, kurtulmuşları, daha önce 
nimet verilenleri  anmış oluyor.
 
Ve böylece aynı zamanda bir teşekkür de ifa edilmiş oluyor. Yani ebedi yolun yolcularına ebedi 
bir teşekkürdür fatiha. 
Bu şunu da gösteriyor. ‘’Sıratallezine en amte aleyhim’’ kendilerine nimet verdiklerinin yoluna.
 Bu nimet kuşkusuz nedir diye soracak olursanız bu nimetin İslam olduğunu  açıklamıştık.
 
Hidayettir bu nimet. İbadettir bu nimet. İhsan budur işte. Yani ‘’iyyakena’büdü’’  bu nimetin istenmesidir. 
‘’Yalnız sana ibadet ederim’’, derken işte yalnız O’na  ibadet edebilecek  bir hidayete kavuşmak
 en büyük nimettir.
Yalnız O’ndan isteyebilecek bir imana  kavuşmak en büyük  nimettir.  
İşte bu nimetin kendisine verildiğinin yoluna iletmesini istiyoruz Rabbimizden.
 
Bu ayetin verdiği bir nükte daha var. O da şu:
-Ya Rabbi ben bu yolda tek başıma değilim ki. Benden önce yürüyenlerin  arkasından devam ediyorum. 
Ya Rabbi ben senin yoluna, senin yolundaki insanların  ardından gitmek istiyorum. 
Ben senin yolunda  tek olduğumu söylemiyorum. Senin yolunda birçok insan  var ve o insanlar 
aracılığıyla beni menzili maksuda doğru yürüt.   
Beni rızana doğru yürüt. Beni yolunda daim kıl ve beni senin yolunda olanlarla beraber kıl, 
onlarla beraber olmamı nasip et, demiş oluyoruz. 
Buradaki ‘’BİZ’’ zamiri aynı zamanda ümmete dalalet eder.
 
Yani her namazda fatiha okurken insan ümmetini hatırlar. Sadece kendisine dua  etmiş olmaz. 
Tüm ümmete dua eder. ‘’Beni’’ demez. Bizi hidayete ulaştır der. 
Burada bir ‘’BİZ’’ şuuru  veriliyor. Kim o biz? 
Bizim fırka? Bizim parti? Bizim cemaat? Bizim tarikat? Bizim mezhep? Bizim meşrep?......  
Hiç biri değil. O BİZ kim? BİZİM ÜMMET.
Muhammed (Sallalahu Aleyhi Vessellem) ‘e ümmet olmuş her bir şahıs. Eğer geçmişleri de kastedersek,
islamın ebedi yolunda  yürüyen ve tüm islamın  peygamberlerine  tabi olan salih insanlardır.
O ‘’BİZ’’ o kadar geniş ki işte o BİZ’e  selam verirsiniz siz namazı bitirirken.
Es Selamu  Aleyküm ve Rahmetullah diye siz milyonlara  olan BİZ’e ; o siyah, o beyaz, o sarı ırktan olan,
o  Avrupalı, o  Afrikalı, o  Asyalı kardeşlerimize  selam verirsiniz. 
O BİZ şuurunu terkeden  aslında fatihayı terketmiş olur.
O BİZ şuurunu yalanlayacak işler yapan, ümmeti parçalayan, bölen hangi gerekçeye dayanırsa dayansın
fatihayı yalanlamış olur. 
Namazda okuduğu fatihayı, namazdan sonra yalanlamış  sayılır.
Namazı da ona hayır etmeyecektir.

Bu öğeyi yazdır

  “Kibrin Zehirli Meyvesi: Gıybet”
Gönderen: Selâm - 01-09-2020, 21:09 - Forum: Makale - Cevap Yok

[Resim: oGFaEH.jpg]
 
 
 
“Kibrin Zehirli Meyvesi: Gıybet”
 
 
İçimizde yetiştirdiğimiz zehirli bitkilerden:
 
Kibir, zan ve gıybet…
  
Tanıdık geldi mi? Ne kadar uyumlu bir şer ittifakı değil mi?
 
Kibir ne demek? Mesela Rasulullah’ın “içinde zerre miktarı kibir bulunan 
cennet’e giremeyecek” cümlesindeki kibir ne? kibirli kim? hitap kime? sadece kafirlere mi?
 
Zann ve gıybet kavramlarının kökleri nereye dayanır dersiniz?
 
Önce büyüklüğünü hissedersin karşıdakine karşı, düşünceler yavaş yavaş kibir 
toprağında büyümeye başlar ki bu büyüttüğün zandır. Sonra karşıdakinin her hareketinde, 
içinde yetiştirdiğin zann ağacının toprağına uygun şeyleri bulur seçersin. Onları alır tek tek 
yerleştirirsin toprağına. Sonra müsait bir üçüncü şahıs bulduğun anda yapıştırırsın cümleleri. 
Cümleler kibir toprağında yetiştirdiğin zannın meyvesi olan gıybetindir.
 
Sizin içinizde ekili olan bir tohumun kurbanı üç kişi olur; en az üç kişi. Siz, gıybeti yapılan 
ve gıybeti dinleyen. 
 
Psikoloji bilimine göre bu tarz(kibri) düşüncelerin haddini aşmasıyla grandiyöz sanrıları oluşur. 
Ve genellikle şizofreniye götüren sanrılar arasında yer alır. Grandiyöz sanrıları olan kişi, 
kendini peygamber, ünlü bir lider, ‘kusursuz’ bir melek gibi hisseder.  Ve kendi gibi insanlarla 
bir araya gelmek, sadece onlarla iletişim kurmak ister. 
 Kusursuzdur, kusursuzlarla yaşar kafasında… Kafasının içinde yaşamakla kalmaz 
diline dolar diğerlerini de. Hani o kendisi gibi mükemmel olamayan diğerleri var ya,
 dile düşmeyi hak eden, üçüncü şahısların yanında küçük düşürülmeyi hak eden diğerleri…
 
Bak şu gavur psikolojinin söylediklerine bak  sen!
 
Bizde bulunmaz değil mi böyle şeyler?
 
Bulunuyor, hem de insanın en ihtiyaç duyduğu şey olan ‘güven’ duygusu 
üzerine yapıyor bütün hamlelerini. 
 
İçinizdeki sanrılara teşhisinizi vicadınınız koysun. 
Müslümanları kibrinizin meyveleriyle zehirlemeyi bırakın.
 
Kaç tane kardeşliği bitirdiniz?
 
Kaç tane insan sizin yüzünüzden ilim halkalarından koptu?
 
Kaç tane insan dolu dolu kitaplıklar, rahleler, miderlerle süslü vakıflarınızdan
 kopup cafe köşelerinde okumalar yapmak zorunda kaldı ?
 
Peki ya kendiniz ?
 
Allah’ın size bahşettiği o iç derinliğinize düşüp, nefsi nakış gibi işlemek, 
tanımak ve tanıtmak varken şeytanın hangi lağım çukurunda debelenmektesiniz?
 
 Ömer’in omzuna değen eli hissedip ‘bir yolcu gibi ol’u idrak etmek varken, 
kimlerin yolculuğunun kusurlarıyla ilgilenmektesiniz ?
 
Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini anarak şükretmek yerine kardeşlerini 
küçük düşürmek için mi kullanmaktasınız ?
 
Maide suresinde  haram  sayılan şeyleri yemezken,  aynı  kitabın Hucurat suresinde 
haram sayılan ‘ölmüş kardeşinin etini yemek’ anlamına gelen küçümsemeye, 
hakkında hoşlanmayacağı şekilde konuşmaya iten sebebi  
ya da cesareti nereden almaktasınız ?
 
Sadece Allah’a olan kibir(şirke götüren kibir) mi önemli sizin için?
 
Peki şeytanın ilk kibri kimeydi?  Adem’e…  
yalnızca bir insan olan Adem’e.  Sonra ne oldu kibri kendini var eden 
Allah azze ve celleye yöneldi.  Bu Allah’ın kaçınılmaz bir yasasıdır; yaratılana yönelen 
kibir(erken fark edilip vazgeçilmediğinde), dolaylı bir şekilde Allah’a yönelmiştir.
 
 
 “Kibir perdedir, Cennet’le mü’minler arasında. Sebepse; kul ile diğer mü’minlerin 
taşıması gereken bütün diğer güzel huylarının arasına girip onu perdelemesidir. 
Bu huylar Cennet’in kapılarıdır. Kibir bütün kapıları kapatır. 
Çünkü kişi kendisi için istediğini din kardeşleri için isteyemez hale gelir. 
Aynı zamanda ne mütevazi olmaya ne de kini, hasedi, öfkeyi terk etmeye gücü yetmez. 
Kendisinde kibir kırıntıları olduğu sürece öfkesini yenemez ve başkasının 
nasihatini kabul etmez. İnsanları küçük görmekten 
ve gıybetini yapmaktan kurtulamaz.
Ne kadar kınanmış huy varsa kibirli kimse şerefini korumak için 
onları taşımaya mecburdur! 
Kötü huylar birbiri ardına gelir ve biri diğerini davet eder.” 
(ibnu’l Cevzi; Minhacu’l-Kasidin ve Mufidu’s-Sadıkin)
 
[Resim: voW8sb.jpg] 
 
Kendisini yalnızca Allah’a beğendirmek için uğraştıkça güzelleşenlere 
selam olsun.
 
 

Sena Bağrıaçık

Bu öğeyi yazdır

  Hüzne Giden Yol
Gönderen: Selâm - 01-09-2020, 12:28 - Forum: Multimedya - Cevap Yok

 
 
 Hüzne giden yol, ferahlığa giden yoldur.
Derin bir nefes al da rahatla.
 
Ve samimi dualarını gizlice yaparsan,
Kainat bile sesini işitir.
 
Ve Allah’ın izni ile tüm yaralar iyileşir.
Kırılmış ve incinmiş kalpler de düzelir.
Hastalar da tekrar kuvvetlenir.
Orada hasta yatarken Allah büyük günahları affetti.
Mü’minler heveslerini kurban etti.
Hayat Allah’ı anınca huzurlu olur.
Parlak yüzler tekrar parlar.
 
Hüzne giden yol, ferahlığa giden yoldur.
Derin bir nefes al da rahatla.
Ve samimi dualarını gizlice yaparsan,
Kainat bile sesini işitir.
 
Kenara çekil ey keder, kalbimi rahat bırak,
Rab’bine kararlılık ve dürüstlükle güven.
Ben şimdi senin gizlice fısıldadığını biliyorum ey şeytan,
Ve senin kötü ve yanıltıcı olduğunu da,
Ama bil ki sana bu dünyada çıkar bir yol yok,
Biz ancak Allah’a döner ve O’na sığınırız.
Zor bir dönemi bitirip (dünya hayatı)
Yeni bir hayata başlamak için.
 
Hüzne giden yol, ferahlığa giden yoldur.
Derin bir nefes al da rahatla.
Ve samimi dualarını gizlice yaparsan,
Kainat bile sesini işitir.
 
  
(Sabilun Murih-Muhammad el-Muqit)

Bu öğeyi yazdır

  Herkes Ölüme Eşit Mesafededir
Gönderen: Selâm - 01-09-2020, 10:48 - Forum: Tefekküre Davet - Cevap Yok

[Resim: jps25m.jpg]
 
 
Herkes Ölüme Eşit Mesafededir
 
 [Resim: 7gjG0X.png]
 
Üç, beş metre bez imiş, her ölünün hissesi,
Esas gaye imanla vermektir son nefesi.
Yarına sağ çıkmaktan, nasıl olurum emin?
Genç bir delikanlının tabutu geçti demin.
Yüklenecek omzuna cenâzen dört kişinin,
Hesabı sorulacak mahşerde her işinin.
Gençliğine güvenip “Vakit çok erken” derken,
Belki “Elvedâ” bile diyemezsin giderken.
Ahmet Mahir Pekşen
 
 [Resim: 7gjG0X.png]
 
İnsanların büyük çoğunluğu farkında olmasa da ölüm bize sandığımızdan 
çok daha yakın. Hiç ölmeyecekmiş gibi sadece bu dünya için çalışıp çabalayan 
insanların bırakın geleceğe dönük olanları, planladıkları günlük işlerini bile 
yapabilecekleri garanti değildir. Sabah evden çıktığımızda tekrar eve dönebileceğimiz, 
eşimizin ya da annemizin bizim için yaptığı en sevdiğimiz yemeği bir
kez daha yiyebileceğimiz veya sevdiklerimizi tekrar görebileceğimiz garanti değildir. 
Uygun fiyatlı olması için erkenden rezervasyon yaptırdığımız yaz tatilimize çıkabileceğimiz 
ya da bir an önce günlerin geçmesini bekleyerek özlem duyduğumuz bir şeye kavuşabilmemiz de. 
Çok arzuladığımız bir evde oturamayabilir, sevdiğimiz spor arabaya binemeyebilir, 
özendiğimiz zengin insanlar gibi bir hayat yaşayamayabiliriz. 
 
Şüphesiz tüm bunlar ihtimale dayalı şeylerdir. Olabilirler de olmayabilirler de. 
Diğer tüm canlılarla ortak olan tek bir paydamız vardır: Ölüm! Ölüm ortak kılar tüm
canlıları. Üstünlükleri ortadan kaldırarak herkesi eşit hale getirir.
Kişi ayrımı yapmaz. Gelmeden önce randevu almaz. Şarkılardaki
gibi bir ihtimal daha değildir. Kesindir. Hatta siz hiç farkında olmasanız da bu satırları 
okuduğunuz birkaç saniye içinde, birkaç insan öldü bile yeryüzünde. 
Zira yapılan araştırmalara göre dünyada her saniye ortalama bir insan hayata gözlerini 
yummaktadır. Kitabın sonunu getirdiğinizde yüzlercesi daha buna katılacaktır. Peki,
bu insanlardan biri olmamanız için ne sebep var sizce?
 
Bu Gününü Düşünme, Dün Geçti, Yarın Var mı?
Gençliğine Güvenme, Ölenler Hep İhtiyar mı?
Ebû Türâb Nahşebi
 
[Resim: 7gjG0X.png] 
 
Herkes ölüme eşit mesafededir. Hatta kurşuna dizilmek üzere
askerler tarafından götürülen bir esirin ölüme olan yakınlığı, evinde
sakin bir şekilde gazetesini okuyarak, çayını yudumlayan birinden
daha az ya da daha çok değildir. Öyle ki ölümüne kesin gözüyle
bakılan bu esir, çeşitli sebeplerle kurşuna dizilmeyebilir. Örneğin
tam o sırada büyük bir deprem olabilir. Ya da düşman uçakları esir
kampını bombalayabilir. Esir kurtulabilir. Aynı esnada sahilde güneşlenen ya da 
bahçesini sulayan biri ansızın ölebilir. 
 
Gerçekten de, bir kişi kendi bedeni içinde var olmaya
başladığı andan itibaren ölmeye mahkûmdur ve hiçbir an yoktur ki 
ölüm ona yaklaşmıyor olsun.
 
Augustinus
[Resim: 7gjG0X.png] 
 
Şüphesiz bu senaryo farklı da olabilir. İdam mahkûmu kurşuna dizilerek ölürken, 
bahçesini sulayan diğeri yaşamaya devam edebilir. Ama bu iki örnek arasındaki 
tek fark dışarıdan bakıldığında, birinin öleceğine daha kesin gözüyle bakılmasıdır. 
Ölüme birbirlerinden daha yakın ya da uzak olmaları değil. Son nefesini vermek üzere 
ölüm döşeğinde bekleyen dedesine yetişmek üzere yola çıkan torunu, dedesinden önce 
ölebilir örneğin geçirdiği bir kaza sonucu. İhtimal dâhilindedir esasen insan için her şey. Bir kişi
ölümü kendine yakın ya da uzak görebilir. Hayatta bazı şeyler başına gelebilir ya da gelmeyebilir.
Ölüm ise kesindir ve kaçınılmaz olarak herkesin başına gelecektir.
 
Ufka bakarlar; Ölüm uzakta mı, uzakta…
Ve tabut bekler, suya inmek için kızakta…
Necip Fazıl Kısakürek
 
[Resim: 7gjG0X.png]
  
İnsanın uzun ya da kısa bir ömür sürmesi de bir gün öleceği gerçeğini değiştirmez. 
Üstelik yaşam süresi ile ilgili uzunluk ve kısalık tamamen bizim algımızla alakalı bir 
durumdur. Bazı kelebeklerin ömrü 24 saatle sınırlıdır. Dünyaya gelişi ile bu dünyadan
ayrılışı sadece bir gündür. Bunun yanında bir çınar ağacı birkaç yüzyıl var olabilir ya da 
bir kaplumbağa 200 yıl yaşayabilir. Yine sonsuzla mukayese edildiğinde insanın 
ömür süresinin bir değeri yoktur. İnsan ise kendi ömrünü uzun sanır oysa ömrü son bulup
âhirette diriltildiğinde tıpkı bir kelebeğin ömrü kadar dünyada hüküm sürdüğünü anlar.
 
Aristoteles, Hypanis ırmağının suları üstünde bir tek gün yaşayan küçük hayvanlar 
bulunduğunu söyler. Bu hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın saat beşinde
ölen ihtiyar ölmüş sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını hesaplamak hangimize 
gülünç gelmez? Ama sonsuzluğun yanında, dağların, nehirlerin, yıldızların, ağaçların, 
hatta bazı hayvanların ömrü yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür.
Montaigne
 
[Resim: 7gjG0X.png] 
 
Gün boyu izlediğiniz dizi ve filmlerde sayısız insanın öldüğünü görmeniz 
ölümü sizin gözünüzde önemsizleştirebilir. Oysaki dizi ve filmlerdeki gibi değildir 
gerçek yaşamdaki ölüm. Bir canlandırma değildir. Geri dönüşü olmayan bir gerçektir. 
Gazetelerin 3. sayfalarındaki ölüm haberleri ile iç sayfalarındaki ölüm ilanlarını
gördüğünüzde ölen ben ya da bir yakınım değil diyerek bunu sıradanlaştırabilirsiniz. 
Ya da coğrafi açıdan size uzak olan dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşen tsunami, 
deprem ve sel gibi felaketler sonucu binlerce insanın bir anda ölmesi sizin için çok da bir
şey ifade etmeyebilir. Veya sürekli bir çatışma ve savaş halindeki bölgelerde ölen insanlar 
sizin için sadece bir son dakika haberinden ibaret olabilir. Ancak tüm bu olaylar sonucu ölen
 insanlardan bir olmamanız ölümün size uzak olduğu anlamına gelmez. 
İnsan varsa ölüm de vardır. Alınan her bir nefesin yarısı yaşam, yarısı ölüm için alınır. 
Ölüm bize bu kadar yakındır.
 
Bazı kişiler, “sürekli ölümü düşünerek yaşayamaz insan”, “çekilmez olur hayatı” “bunalıma girer” 
gibi sözler söyleyebilir. Bu, o kişinin ölüme nasıl baktığı ve yaşantısının ne şekilde olduğu ile
alakalıdır. Şayet Allah’ın rızasını gözeterek yaşamışsa kul hayatını,
her gün ölümü düşünmesi yemek içmek gibi tabii bir şey gelecektir ona. 
Rahatsızlık duymayacaktır. Aksine yaşamın da ölümün de hayırlısını dileyecektir Rabbinden. 
Tebessüm edecektir ölüme, tıpkı yeni doğan bebeği kucağına verilen annenin tebessümü
gibi. Yeni bir yaşam sayacaktır ölümü.
 
Durum bu kadar açık ve gerçek olunca esasen ölüm kaçılacak değil aksine sürekli 
hatırlanarak hazırlık yapılacak bir şeydir. Gazzâlî’ye göre ölüm gelmesinde şüphe olmayan bir gerçekliktir
ve gelecek olan her şey insana yakındır. Augustinus ise herkesin
ölüme eşit mesafede olduğunu söyler.
 
Kendisine ölümün pek yakın olduğu kimseye, sadece onu
düşünmek, sadece onu anmak, o maksatla hareket etmek,
onun hesabıyla meşgul olmak, zihnini ona vermek, sadece
onu beklemek, kendisini ölülerden saymak ve onlarla bir görmek yaraşır. 
Zira gelecek olan her şey yakındır. Uzak olan ise gelici değildir.
Gazzâ
 
[Resim: 7gjG0X.png] 
 
Muhakkak ki hiç kimse ölüme bir yıl önceye göre bir yıl sonra daha yakın değildir 
ya da yarın ölüme bugüne veya bugün düne yahut biraz sonra şimdiye ya da şimdi 
az önceye göre daha yakın değildir. Bunun nedeni şudur: Hayatımızın uzunluğu ne 
olursa olsun, bu, ömrümüzün bütününden eksiltilecektir ve geriye kalan her gün biraz 
daha az bir vakit olacaktır. Dolayısıyla şimdiki hayatımız, ölüm hedefine doğru koşulan bir 
yarış gibidir. Bu yarışta hiç kimse mola alamaz veya biraz bile yavaşlayamaz, aksine 
herkes eşit bir hızla ölüme doğru hareket etmekte ve ilerleme hızında herhangi
bir değişim söz konusu olamamaktadır.
Augustinus
 
[Resim: 7gjG0X.png]
  
Kimisi uzun bir ömür yaşamak için stresten uzak doğal bir ortamda hayatını sürdürebilir. 
Ömrünü uzun kılmak ve sağlıklı yaşamak için dikkatli beslenip sürekli spor yapabilir. 
Şüphesiz aklı başında herkesin sağlığına dikkat etmesi gerekir. Ama hayatını ne
şekilde yaşarsa yaşasın herkesin kaçınılmaz sonu ölümle kesişir. Ama uzun, ama kısa. 
Ölüm yakın kılar her süreyi insana. Siz hiç beklemediğiniz, hiç sanmadığınız bir anda, 
bir de bakarsınız ansızın çıkıverir karşınıza. Bu yüzden erken ya da geç değildir hiçbir
ölüm. Olması gerektiği zamandadır sadece. Vakti dolup da bittiğinde kula verilen ömür, 
insanlar onu genç ya da ihtiyar görür.
 
Ölüm bir şerbettir, her insan onu içecektir.
Kefen bir elbisedir, her insan onu giyecektir.
Tabut bir binektir, her insan ona binecektir.
Mezar bir kapıdır, her insan o kapıdan girecektir.
Anonim
 
 
Kaynak:  (İNSANLAR UYURLAR ÖLÜNCE UYANIRLAR, EMRE DORMAN)

Bu öğeyi yazdır